Home > İnceleme - Analiz > Kavram Realizminden Seküler Felakete: Bir Müze Ziyaretçisi

Kavram Realizminden Seküler Felakete: Bir Müze Ziyaretçisi

John Locke, Aydınlanma Çağı düşünürlerinin en büyük mirasçılarından biri olarak kabul edilir ve 17.yüzyılda epistemolojik düşünceyi İngiltere’den Amerika’ya kadar taşımayı da başarmıştır. Epistemolojik düşünce yöntemi onu belki kendisinin bile tahmin edemeyeceği noktalara da götürmüştür.

Locke, pek popüler bir kavram olan tabular rasa ile insanın boş bir levha olduğunu varsayar ve tamamen bilgi yüklemesine, algı açılmasına ve ampirik bir yapıyla oluşabileceğini savunur. Locke’un bu savı aslında bugünkü manasıyla yaşanan sekülerizmi de meydana getirmiştir diyebiliriz. Individualizmle birlikte halvet odasına giren sekülerizmi meydana getiren tamamen olmasa da, gelişimine katkı sağlayan en önemli sav olan tabula rasa, insanın fıtratını bireyden kişiye doğru indirmiştir.

II. Charles ve daha sonra onun yerine geçen II. James tarafından desteklenen, aynı zamanda İngiliz resmi kurumlarında da görev alan Locke, batı dünyasının düşünce yapısını en arı şekilde aktarmayı başaran filozoflardan biridir de diyebiliriz.

Sekülerizm kavram olarak dini ve uhrevi olan her şeyi ret etmese de, kavram olarak dünyeviliği ele aldığından burada ayrı bir diyalektik doğar. Locke, boş levha olarak tanımladığı insanı git gide sekülerleştirmek için fıtratından ve ulviliğinden ayırır.

“İnsan yaratılmadan önce üzerinden uzunca bir zaman geçti.” (İnsan / 1)

Oysa uhrevi olan kaynakların en kutsisi, insandan öncesini de anlatmıştır. Ahsen-i takvim olan insan henüz bu dünyadan göçmeden esfele safilin olmuştur kısaca.

Locke’un çağdaşı olmayan Albert Magnus ise, zamanın diyalektiğini erişemediği zaman dilimi içinde oluşturmayı başarmıştır. Kendisi göremese de, kendisinden yaklaşık 4 asır sonra gelen Locke’u kendi oluşturduğu kavram realizmi ışığında çoktan karanlıklara sürüklemiştir.

Kavram realizmi, seküler olan her şeyi kendi özüyle eritir. Belki de asırlar sonra Varoluşun özden önce geldiğini savunan Sartre da, Albert Magnus’un mirasını devralarak Locke’a karşı bir savaş açmıştır. Kavram realizmi, kavramların ancak paradigmalara bağlı şekillenen gerçekler olduğunu savunur. Bir rahip olan Magnus böylelikle gerçeğin ötesinde olan hakikatin her şeyden evvel insana tesir eden başka bir kavram olduğunu ifade eder. Kavramlar ancak tartışılabildiği sürece sonsuza dek içleri oyulan kayalar gibi, yere dökülen küçük taş parçalarını doğurmaktadır. Magnus’un bu yaklaşımı sekülerizmi eleştirmektedir. Dünyaya ait olan her şeyin dünya ile sınırlı kalması ve insan zihninde hasıl olan diyalektik anlayış – inancı ve uhreviliği içinde barındırma – arasında geçen çatışma bir zaman sonra Almanya’da ortaya çıkar.

Adorno ve Horkheimer’ın “Aydınlanmanın Diyalektiği” adlı eserinde Avrupa’yı belki de kısıtlı bir aydınlanmaya ulaştıran savlar yayılmıştır. Aydınlanma ve modernizm sanıldığı gibi zamanı ve mekanı ve insanı ileriye değil, geriye taşımıştır. Locke’un bireyselleşme ve sekülerizm arzusuna gelen bir cevaptır ve Frankurt Okullarında görev yapan bu iki filozof, aydınlanmanın insanı karanlığa sürüklediğini en güzel örneklerle açıklar.

Batı dünyasında bunlar olurken, doğuda ise çoktan olan olmuştur. Fakat batı karşısında hiçbir zaman düşünsel savaşlara girişmeyen müslümanlar, cevaplarını vermemekle pasif bir direnişin öncüsü olmuştur. İmam Rabbani a.s’ı ele alırsak, yazdığı mektubatlarda “Kulunuz Ahmed” diyerek kendini Allah’a adayarak insanlara hitap eder. Bütün yazdıklarında müthiş bir mütevazılık ve mütekebbir olamayacak olmanın şanı yatar.

Locke insanı esfele safilin olmaya ite dursun, İmam Rabbani alçalıp secdeye vararak yükselmiş ve kendisini de, kendi gibi düşünenleri de ahsen-i takvim olma anlayışı için ikna etmiştir.

Kavram realizminden seküler felakete ulaşan dünyanın acınası halinde epistemoloji ise sinsi bir yılan gibi kıvrılarak zihinlere girmeyi başarmıştır. Bu yılanın başını ezmek için teslimiyetçi bir anlayış zaruri hale gelmiştir.

İmam Gazali’nin dediği gibi; “Şeriat zahiri akıldır, Tasavvuf batini şeriattır.” anlayışıyla, seküler düzen yerle bir edilmiştir.

Gerçek ampirizm, zahiri olanlarla sanal bir dünya oluşturmaya çalışan Locke’un yanılsaması değil, batini olan hissiyattır. Deneyselcilik de, insan gibi mükemmel bir varlığın kendisine şu soruyu sormasıyla başlar belki de: “Milyarlarca insan ölmüşken ve bir o kadar daha yaşıyorken, ben neden yaratıldım?”

Kavram realizmi çok boyutlu bir paradigma olup, sekülerizm felaketinin önüne geçen ilahi bir set haline gelmiştir.

Bu set, iki saat sekiz dakikalık görsel bir ifadeyle Posetitel Muzeya (Visitor of a Museum) (Bir Müze Ziyaretçisi) 1989 yılında, Sovyet sinemasının en başarılı yönetmenlerinden biri olan Konstantin Lopuşanski tarafından zihinlerimize kazınmıştır.

Visitor of a Museum 1

Filmin ilk sahnesinde, kırmızıya çalan suları görürüz. Bu bize uçsuz bucaksız, huzur veren bir denizi değil de cehennemde fokur fokur kaynayan suları işaret eder ve her klasik Sovyet filminde olduğu gibi ilk sahne ile son sahne arasında kısa süreli bir bağlantı kurmamızı sağlayan bir serimleme olarak gösterilir. Mahşer gibi bir ortamda oldukça rahatsız edici sesler, siyah ve kırmızı fonlar ile gösterilen mekan cehennemi anlatırken, ismi hiçbir sahnede belli olmayan ana karakterin (müze ziyaretçisinin) endişe dolu anları başlar.

“Kim var orada, delilik? Diye bir soru yönelttiğinde, kendisini takip edenin, daha doğrusu gözetenin kim olduğunu anlarız. Bu tamamen yaratıcının, yarattığını izlemesini olumlar ve yolculuk başlar.

Meşakkatli yollardan gelen ziyaretçi müzeye varmaya çalışır. Film boyunca yönetmen izleyicilere hiç olmayan bir müzeyi anlatır. Müze insanın kendi zihnidir aslında ve ziyaretçi, dört haftalık tatilinde kendi zihnini gezmeye gelmiştir. İnsanın zihnini ziyaret etmesi de oldukça trajik bir vakadır.

Gemiden inen müze ziyaretçisi, Hz. Nuh’un belki de kovduğu ve beyninde yeterli bir diyalektik oluşmadığı için yok olmakta olan dünyayı son bir kez daha görmek üzere gelen biridir. Endişesi tekrar başlar ve birinin yine kendisini takip ettiğini fark eder. Takip eden yine aynı kişidir. Onu yaratandır. Bu da onu iyice korkutur ve hakikatle buluşma noktasına yavaş yavaş ilerlemektedir.

Filmin aslında başrolü olan birden fazla karakter vardır. Bu karakterler “rezervasyoncular” olarak tanımlanır. Hemen hepsi bedensel engelli, aç milaç, dışlanmış inanlardır. Müze ziyaretçisi de ilk kez bu karakterlerle karşılaşır ve onlara biraz acıma biraz da korkuyla karışık bir duygu sarmalıyla gözlerini çevirir.

İlk durağı filmin ilk sahnesinde olduğu gibi kıpkırmızı bir ortamdır. Bir pansiyondur ve derme çatma pansiyona geldiğinde kafkaesk bir ortam vardır. Franz Kafka’nın Metamorfoz adlı romanındaki aileye benzeyen bir aile görür. Cehennem ateşleri içindeymiş gibi kıpkırmızı bir pansiyona gelen ziyaretçi, karı koca olan otel sahibi çiftin tuhaf ilgisiyle karşılaşır. Onlar için sadece bir müşteridir fakat gereğinden fazla iletişime de maruz kalır. Onu orada tutmak isteyen otel sahibi ve onun eşi kendisini müze ziyareti konusunda uyarırken, ziyaretçinin saplanıp kaldığı tek konu ise müzenin kendisidir. Onun resimlerini değil bizatihi kendisini görmek istediğinde otelcinin yüzündeki alaycı gülüş ve eşinin ciddi bakışları, ziyaretçinin bir deli gibi tasvir edilmesini gösterir. Oraya giden kimsenin geri dönemediği ifade edilir. Zira insanın kendi zihniyle buluşması ve ondan haberdar olmadan yaşaması ve sadece varlığını bilmesi de, bir insanın Tanrı’yı bilmesine, onun emir ve yasaklarını anlamasına rağmen o yokmuş gibi davranması ve onunla buluşması gibidir. Çünkü batıni olanları bilmek önce zihinde ve oradan kalbe indirgemeyle oluşur. Bunun farkına varan bizim en derin karakter olarak saydığımız müze ziyaretçisi değil, adeta yardımcı oyuncu gibi gösterilen otel sahibi çifttir.

Otelcinin babası aniden zuhur ettiğinde ise, yıllardır beklemiş olduğu birini görür gibi sevinir ve kendisine fal bakmasını ister. Aslında kendisi bu sahnede belki Mehdi’yi, belki de onun düşmanı olan Deccal’i beklemektedir. Sonuç olarak, beklediği kişi gelmiştir. Seküler düzenin, püriten ahlakın kölesi haline gelen otel sahipleri ise onun varlığından rahatsız olur. Çünkü püriten ahlak sadece ekonomik özgürlükle ilgilenir ve müze ziyaretçisini müşteri olmaktan başka bir noktaya koyamaz. Fakat baba, uhrevi bir bekleyiş içindedir. Burada baba ile oğul arasındaki basit laf dalaşı aslında oldukça derin çatışmaları anlatmaktadır. Sovyet sinemasının ana akım filmlerinde bile en ufak bir diyalog çok derin manalar oluşturabilmektedir ve yönetmen de tüm maharetini böylesine basit ve önemsiz gibi gözüken bir sahnede gözler önüne serer.

Müze ziyaretçisi, tüm uyarılara rağmen müzeye gitmek ister. Meteroloji istasyonuna varmak istemektedir. Meteroloji istasyonu onu müzeye götürecek olan tek lokasyondur. Burada bindiği yıkık dökük bir tren de kendi zihninin çökmekte olduğu sinyalini verir. Camları kırık, raylardan çıktı çıkacak olan eski bir tren onu müzeye doğru götürür. Müze gezisini daha konforlu yapmak için de Locke’un o korkunç denizine düşer. Bireyselci yaklaşımla her şeyi kendi zihninde dünya olarak algılayan ziyaretçi, bir önceki otele göre daha lüks bir otele gelir. Burada denize sıfır, tamamen kendi düşünceleriyle baş başa kalmak isteyen birine ayrılmış bir odada konaklar. Bu odanın karşısında olan deniz onu git gide kendisinden kopararak bireyselliğine düşman halde, kişi olmaya itmektedir. Bunu otelde yaşayan otel sahibi aile sayesinde anlarız.

Bir insan hangi toplumun üyesi olursa bir süre sonra onlarla iletişim kurabilmek adına, onlar gibi düşünmeye ve hatta onlar gibi yaşamaya başlamak zorundadır. Otel sahibinin bir önceki otel sahibi kadar korktuğu ve nefret ettiği rezervasyoncular olarak adlandırılan, ucube olarak görülen iki kişinin anne ve babası olduğunu anlarız. Anne kızını da oğlunu da asla kabul etmez. Onları hizmetçi olarak tanıtsa da dört kişilik çekirdek bir aile oldukları aşikardır.

Bu ailenin istemediği çocuklar doğmuştur. Onlara göre felaket olan aslında kendi kurtarıcılarıdır fakat bunu önemsemezler. Bunu ancak müze ziyaretçisi fark eder fakat o fark edene kadar da çok büyük sınavlardan geçer. Zira oraya geldiği kısa süre içinde bireylikten de kişilik mertebesine inmiştir.

Birey olmadan özgürleşemeyen insanoğlu kişi olarak yaşamaya mahkumdur ve insanlık mertebesine ulaşmak için hiçbir yol kat edemez. Geriye doğru yürüyüş de etap etap anlatılmıştır.

İlk olarak, otel sahibi baba tıpkı bir önceki otel sahibi gibi onu müze ziyareti konusunda uyarır. Oraya daha önce yeni evli bir çiftin gittiğini ve geri dönemediğini söyler. Bunun haricinde tam da Sovyet döneminde olduğu gibi kızgın ateşlerle birlikte daha az kavurucu fakat zihinleri de yiyip bitiren bürokrasi cehennemi gözükür. Kayıt bürosuna yönlendirilen ziyaretçi yine Kafka romanlarındaki gibi (Dava, Amerika, Şato) bürokrasi içerisinde boğulurken bu kadar resmiyetin basit bir dünya içinde neden önemsendiğini anlamaya çalışır.

Burada, toplumun ve devletin istedikleri karşısında önündeki sayfaya bir imza atmıştır aslında. Bu imza onun bireyden kişiye inişini simgeler. Oteldeki ziyaretçiliği, devlet için neden bu kadar önemlidir? Ekolojik felaketten başka hiçbir kıyametin, ahiret hayatının, ulviliğin yok sayıldığı ve her şeyin seküler düzeye indiği bir otelde her şeyin kayıt altına alınması bireyi birey olmaktan, düşünmekten alı koyan bir sistemdir. Yazılı olan kaynaklar, insanın kendi eliyle yazdığı sürece asla değer kazanamaz. Oysa müze ziyaretçisi, oteldeki küçük kütüphanede ilahi yazıları okurken derinleşir. Bu derinleşme de otel sahiplerini oldukça rahatsız eder.

O mükemmel cümle çıkar ziyaretçinin ağzından:

DÜNYANIN BİLGELİĞİ TANRININ HUZURUNDA BUDALALIKTAN İBARETTİR

Otel sahibi bunu deli saçması olarak görünce, onu kendi tarikatina dahil etmek ister. Bu davet hem otelcinin hem de onun karısının gözlerinden belli olur ve ziyaretçinin zihnine tesir eder. Ve dönüşüm hikayesi de burada başlar.

Rüyasında karanlık ve kızgın ateşlerden kurtulduğunu gören ziyaretçi, huzur dolu bir şekilde yeşil çimenlerin üzerinde süzülmektedir. Birden kendisini otel sahibinin karısının yatağında onunla beraber görür. Üstelik kadının kocası da onları izlemekte ve gülümsemektedir. Rüya içinde bunu normal karşılayan ziyaretçi uyandığında ne kadar korkunç bir günah işlediğini görünce ızdırap duyar. Izdarabına ızdrap katan da, otel sahibinin kızı olan rezervasyoncu olmuştur. Koşarak yanına gelir ve ona kendisini kurtarmasını söyler. Bu kurtuluş sadece aynı zamanda annesi olan hanımının zulmü değil, uhrevi olmayan ve dünyadan kopuk olan dünyevi düzenden kurtuluş çağrısıdır.

Ziyaretçinin müzeye varmadan önceki sınavı bir türlü bitmez. Bu defa da ani bir istekle (belki de rüyanın etkisiyle) otel civarındaki tapınağı görmek ister. Tapınağa gittiğinde adeta bir peygamber olarak görülür. Cüce bir rahibin Tanrı’ya yakarış seansını yönettiğini görmektedir. Bu yakarış onların “Bizi buradan çıkar!” duası ile devam eder. Çıkmak istedikleri yer, ziyaretçinin başından beri varmak istediği yerdir. Yani zihnidir. Çünkü onlar çoktan o zihin sarmallarını görüp hakikate ulaşmıştır. Kendi zihniyle hakikati görmeyi başaran insanlar dünyanın cehennemin yansıması olduğunu da kabullenir. Çünkü dünya, cehennemden bile korkunç bir yer haline gelmiştir filmde.

Filmin genel boyutu ele alındığında Sovyet rejiminin muhafakazar Ruslara karşı yaptığı baskının eleştirisi olduğu da gözükmektedir. Evlilik, din, aile, inanç gibi kavramlar SSCB döneminde tamamen ilkel kabul edilmiş ve her şeyi sonradan ele geçirmek isteyen işgalci insanlar olarak görülen, Çarlık Rusya’sından farkı olmayan tebaanın rezervasyoncular olarak adlandırılmasına sebep olmuştur. Birlik olmak isteyen, insanın değil sadece yaratıcının otoritesini kabul etmek isteyen rezervasyoncuların ucube gibi gösterildiği filmde insanlığından kopanlar ise seküler yaşama uyum sağlayan insanlardır aslında.

Tapınağa kısa süreliğine yolculuk yapan ziyaretçi otele döndüğünde ruhen ve zihnen hiçbir yolculuğa hazırlık yapmadığının farkına varır ve her şeyden vazgeçer. Otel sahibinin düzenlediği partiye hiç tereddüt etmeden katılır ve katılmadan önce dört haftalık tatilini bir müze yüzünden heba etmemek istediğine inanır. Rüyasında gördükleri gerçek olur. Alkol alır, dans eder ve otelcinin eşiyle birlikte olur. Uyandığında ise isyanı başlar.

Visitor of a Museum 2

HERŞEYİ ÖNCEDEN GÖRÜYORSAK YAŞAMANIN NE ANLAMI VAR!

Rüyası gerçekleşen ziyaretçi korkuya kapılır ve isyan ederek bunu söyler. Bir gün sonra neler olacaklarını bilmek kendisine ızdırap verir. Dünyanın bir sabır ve sınav noktası bile olmadığını hisseder. Belki de yavaş yavaş tanrı tarafından lanetlenmektedir. Bu yüzden pes eder ve geri dönmek ister. Bir önceki otele geri döndüğünde ise, artık müritleri haline gelen rezervasyoncular onu bırakmamıştır. Kendilerinin mürşidi olarak gören rezervasyoncular ona şarap içirir ve tapınağa götürür, vaftiz ederler. Burada arınma noktası başlar. Fakat o vaftiz suyu ona yetmez.

Bir sonraki gün baygın halde sahil kenarında, lüks otelin yanında kendisini bulur ve çaresizliğini kusmaya başlar. Dalgalanan denize girer, olanca gücüyle Tanrı’dan yardım ister. Bunun tek sebebi de; hakikat yolculuğuna hazırlık aşamalarının tamamlanmasından ibarettir. O kendi aklınca hazırlık yapabileceğini ve bazı noktalarda tükenebileceğini görürken, göremediği filmin ilk sahnelerinden itibaren onu gözeten yaradandır. Onun verdiği mühlet onu dağ kenarındaki denize götürür.

Neden dağ kenarında olduğunu ise, 25 peygamberinde hayatının dağlarda geçmesiyle anlayabiliriz ancak. Hz. Muhammed S.A.V efendimiz, Nur Dağ’ına çıksa da  bir süre sonra o dağ kendisine yetmemektedir. Artık riyazet hali dağın içindeki mağaralarda devam eder. Bu yalnızlaşma, birey olmayı ve daha sonrasında da ümmileşmeyi sağlar. Karakterimiz de farkına bile varmadan bu üç yoldan geçmiştir.

Müze onun hem zihni hem de dağıdır. Deniz onun mağarasıdır. Tapınak ise ümmileşmesidir. Bütün peygamberler bu süreçlerden geçmiştir. Dağ, mağara ve ümmileşmenin ilk etabı bireyselleşmedir. Fakat ziyaretçimiz peygamberlik mertebesinde olmadığından kişilik sınavıyla oldukça sık haşır neşir olmuş, dünyevi olanla uhrevi olan arasında zaman zaman tercih yapmak zorunda kalmıştır.

İnsanoğlunu sekülerizm veya bireyselleşme, deneyimle bilgi sahibi olma değil; yakarışlar, istiğfarlar, boyun eğmeler, pişmanlıklar ve mütevazilik kurtarır. İnsanoğlu sonradan yaratılmış ve okumakla ve okuduğunu anlayıp tebliğe etmekle (ikra) sorumludur. Allah Azze ve Celle, İkra Ey Muhammed değil, İkra! Diyerek herkese hitap etmiştir. Yaratan adıyla okunmayan hiçbir metin bizi zihnimizle bütünleştirmez. Müzeye varan ve onu ziyaret eden ziyaretçi bu gerçeklerle baş başa kaldığında ümmileşmenin boşuna olmadığını görür. Önce bir kişi, sonra bir birey ve en sonunda ümmileşen bir lider haline gelmiştir. Fakat seküler düzenin, püriten ahlakın değil tamamen hakikat olanın neferidir artık.

Sonuç olarak, kavram realizmi ile tekrar ve tekrar şekil kazanan kavramlar olmadan kabul edilen her türlü dünyevi ahlak ve düzen insanoğlunun felaketi olacaktır. Müze ziyaretçisi kadar şanslı olup olmamak hakikate doğru yapacağımız yolculuğa bağlıdır. Hakikatin zor hatta oldukça meşakkatli bir yolculuk olduğu, gerçeklerden münezzeh olduğu ve hakikati arayanın ona bir gün göz kırpacağı aşikardır. Zihinlerimizi ziyaret etmek ise tamamen yolculuğumuzda yanımıza aldıklarımıza bağlıdır.