Girizgah
Before üçlemesiyle hayranlığımı kazanan yönetmen Richard Linklater, 2025’te oldukça riskli bir tercihle hem Nouvelle Vague hem de Blue Moon’u neredeyse eş zamanlı olarak izleyiciyle buluşturdu. Her ikisinin de kısmen biyografik nitelikler taşımasına rağmen gişede beklenen ilgiyi göremediğini söylemek mümkün. Nouvelle Vague filmini şahsen ben de çok beğenmesem de Blue Moon’un gayet güzel bir yapım olduğunu ve underrated olduğunu düşünüyorum. Bu yazımda Richard Linklater, Blue Moon ve filmin neden karşılık bulamadığı hakkında biraz konuşacağım.
Richard Linklater Sinemasını Anlamak
Richard Linklater’in ilginç bir sinemacı olduğunu düşünüyorum çünkü filmleri genellikle diyalog üzerine harika bir işçilik barındıran, alışılmışın dışında bir anlatı tarzına sahip olduğu için ya inanılmaz etkileneceğiniz ya da hiç sevmeyeceğiniz, pek arada kalamayacağınız filmler. Before Sunrise, Before Sunset, Before Midnight filmleri bence başyapıt denebilecek kadar iyi ve inanılmaz özgün filmlerdi. Boyhood filminin de yapımının yıllar almasının ve gerçekten sabrın ürünü olmasına karşın beklentilerimin altında kalsa da, yine fazlasıyla cesur ve özgün bir girişim olduğunu söyleyebilirim.
Richard Linklater’ın, Before üçlemesinin yanı sıra Boyhood ile de devleşen Ethan Hawke ile olan iş birliği, sinema tarihindeki en güçlü yönetmen-oyuncu ortaklıklarından biri. Hawke’ın, Linklater için yalnızca bir oyuncu değil; her riskli projede yanında olan, vizyonuna sarsılmaz bir güven duyduğu en önemli yol arkadaşı olduğu Blue Moon ile bir kez daha tescillenmiş oldu. Sonuç olarak ‘Linklater filmi’ dendiğinde aklımıza ustaca yazılmış diyaloglar ve Ethan Hawke gelir. Bu bağlamda Blue Moon’un tam bir Richard Linklater filmi olduğunu da söyleyebiliriz.
Gevezeliğin Zarafeti ve Lorenz Hart’ın Melankolisi
Linklater’in bu filmi, müzik üzerine bir film olmasına rağmen müzikal olmaması, tek mekanda geçmesi ve sanatçının hayatını değil de, çok spesifik bir anını konu alması bakımından oldukça cesur bir girişim. Before üçlemesinde sokaklarda yürürken dünyayı doğrusal bir zamanda, dinamik diyaloglarla yeniden inşa eden Linklater, Blue Moon’un non-linear anlatısında bu dinamiğin yerini çok daha ağır ve kırılgan bir melankoliye bırakıyor. Ölümünden yaklaşık 1 yıl öncesini gördüğümüz Lorenz Hart ile resmen aşka, hayata, üretmeye ve var olmaya dair 100 dakikalık bir muhabbet ediyoruz, hem de izleyici konumundan.
Neden Kıymeti Bilinmedi?
Peki, böylesine katmanlı bir metin ve iddialı bir oyuncu kadrosu neden izleyicide beklenen yankıyı uyandırmadı? Cevap muhtemelen Linklater’ın en büyük erdeminde saklı: Sabır. Sinemanın giderek daha fazla izle ve tüket formuna büründüğü, her sahnenin bir sonraki aksiyonu veya görsel şöleni müjdelediği bu dönemde; Linklater bize dakikalarca susmayan, geveze bir sanatçının hayata dair entelektüel ve hüzünlü serenatlarında kaybolma fırsatı sunuyor. Blue Moon, 100 dakika kadar olmasına rağmen, 3 saatlik dakika başı patlama içeren altı boş filmlerin tutunduğu bu dönemde, hem koşullar hem de doğası gereği rağbet göremeyecek bir film.
Nouvelle Vague, Linklater’ın belki de sinema tarihine karşı hissettiği o akademik ve teknik borcu ödeme çabasıydı. Ancak şundan eminim ki Blue Moon; onun ruhuna, diyaloglarına ve Ethan Hawke ile kurduğu o harika ortaklığa olan sadakatinin bir nişanesi ve bunun da ötesinde, sinema için güzel bir yıl olduğu söylenen ama aslında pek de güzel bir yıl olmayan 2025’in az sayıdaki gerçek elmaslarından birisidir, kendi ışıltısıyla yetinmeyi bilen ama sadece bakmayı bilenlerin görebileceği gerçek bir elmas…

