Girizgah
Found Footage filmler; düşük bütçeyle yapıldıkları, gerçekçilik iddiaları oldukları ve genellikle korku/gerilim türlerinde oldukları için bu filmlerin izleyicileri etkilemesi, dev prodüksiyonlu korku filmlerine göre çok daha zordur. Öte yandan korku kategorisi içinde bile yeterince marjinal değilmişçesine Creep 2, türün de sınırlarını zorlayarak türün diğer örneklerine kıyasla bambaşka bir seviyede olmayı başarıyor. Bu yazımda ilk filminden de iyi gördüğüm Creep 2’yu ilk filmle ve diğer found footage filmlerle karşılaştırarak derinlemesine analiz edeceğim.
Creep’i, Diğer Found Footage Filmlerden Çok Daha İyi Yapan Şey Ne?
1999’da vizyona girdiğinde Blair Witch Project, inanılmaz ses getirmişti ve dünya henüz Found Footage filmlerle tanışmadığı için büyük bir başarı elde etmişti. Türün ilk örneklerinden biri olması bakımından takdir etsem de, filmin iyi yaşlandığını düşünmüyorum çünkü YouTube’un çıkmasıyla Blair Witch Project’e hemen hemen benzer konseptte bir sürü video yapıldı. Üstelik Blair Witch Project’teki yer yer karakterlerin aşırı aptalca davranışları senaryoyu parlatırken gerçekçiliği azaltıyor ne yazık ki. Doğal olarak, bu filmi çıktığı zaman değil de günümüzde izleyen birisi, o kadar da etkileyici bulmayacaktır.
2007’de çıkan [REC] filmi de keza ilginç bir fikirle başlamasına rağmen daha sonra bu fikri klostrofobik bir jumpscare silsilesiyle harcıyor ve bu, filmin vasat olmasına yol açıyor. Keza ‘Dark Web’ konseptli filmleri izlemesi eğlencelidir ama pek de bir olayları yoktur. Yeterince örnek verdiğimi düşünerek Creep’i tüm bu found footage filmlerden ayıran durumlara değinmek istiyorum.
Creep, yakın zamanda vizyona giren ve benim de beğendiğim Backrooms filminde de yan rolde karşımıza çıkan Mark Duplass’ın harika performansıyla zaten başlı başına dikkat çekici bir yapım. Üstüne bir de yönetmen Patrick Brice’ın kamerasının arkasından filmdeki kurbanı bizzat canlandırması, filmi yeterince ilgi çekici kılıyor. Yine de filmin asıl başarısı bu durumdan kaynaklı veya korkutucu olmasından dolayı değil, harika bir karakter çalışmasından kaynaklı. Mark Duplass’ın canlandırdığı Josef’in öngörülemezliği ve filmin gidişatını kestiremememiz bu filmin başarısını sağlayan asıl unsurlar. The Blair Witch Project’i izlerken bir noktadan sonra ormandaki o ekibin bir bir ölmeye başlayacağını sezmek mümkündür mesela. Creep filminde ise olan biten, doğaüstü durumlardansa bir psikopatın yapacaklarına dayandığı için ne olacağını kestirmek daha güç. Josef’in hem patolojik bir vaka olması, hem de kurbanlarıyla bağ kurabilecek kadar duygusal bir tarafı olması, onu diğer katillerden çok daha ilgi çekici kılıyor. İlk filmin şoke edici sonundan sonra, ikinci filmi izlerken beklentim aynı olayın farklı bir kişiyle tekrar yaşanması üzerine kuruluydu. Fakat ikinci film bence cesur bir tercihte bulunarak ilk filmden tamamıyla sıyrılmış ve ortaya bambaşka bir yapım çıkarmayı başarmış.
Creep 2’nun Cesareti
İkinci filmde Mark Duplass, aynı karakterin artık tükenmişlik yaşayan ve ilk filmdeki gizemliliğini kaybetmiş bir versiyonunu canlandırıyor. Düşünüldüğü zaman ilk filmde bu karakteri bu kadar ilginç kılan şey, hakkında bir şey bilmiyor oluşumuzdu. Bu filmdeyse karaktere dair onunla röportaj yapan kız aracılığıyla birçok şey öğreniyoruz fakat bütün bunlara rağmen, karakterin kestirilemezliğinden ve ikisinin arasında dönen güç savaşlarından ötürü film yine gerilim yaratmayı başarıyor.
İlk filmde Josef adıyla bildiğimiz bu karakter, ikinci filmde ilk filmdeki kurbanının adını alarak artık Aaron oluyor. Karakterin oyunbaz kişiliği düşünüldüğünde gerçek adını hiçbir zaman öğrenemeyecek olmamız mümkün. İlk filmin tonundan uzaklaşarak bu filmde artık bir tükenmişlik yaşayan ve kendi hayatını sonlandırmak istediğini söyleyen Aaron, zaten ilk filmde de dümdüz bir korku unsuru olmaktan öteyken bu filmde artık tam anlamıyla psikolojik çözümleme yapılması gereken bir katile evriliyor. Aaron, bu filmde kendisini videoya alan Sara’dan ne katil olduğunu saklıyor, ne de yaptıklarını. Sara da Aaron Franklin (ilk filmdeki kurban) karakterinin aksine bütün bu bildiklerine rağmen Aaron’dan asla korkmuyor, hatta buradan kendi yolunu bulmanın derdinde. Bu durum bizlere şu soruyu sordurtuyor: İnsanları öldüren bir manyak mı ahlaken daha problemli yoksa bunu bildiği halde buradan yolunu bulmaya çalışan biri mi?
İki karakterin de uçlarda olması bir yandan Josef’e derinlik katarken, Sara karakterini de derinleştirerek adeta vahşetten içerik çıkartma derdine düşen Nightcrawler’daki Lou’ya benzer bir profil görmemizi sağlıyor. Hal böyle olunca film, ilk filmden çok daha zengin bir karakter çalışması sunuyor ve etik sorgulamalarıyla, psikolojik çözümlemeleriyle birçok konuya aynı anda başarıyla dalabiliyor. Tam Aaron’ın öldürmeye karşı olan iştahının bittiğini düşünürken Sara’nın ona olan bu soğukkanlı yaklaşımı ve Aaron’ı tüketilecek bir içerik olarak kullanmaya kalkması, Aaron’ı belli ki yeniden acıktırıyor. Aaron, baştan beri seyirciyi manipüle mi ediyordu yoksa gerçekten öldürmekten vazgeçmiş miydi sorusuna benim cevabım da budur. İlk filmde Aaron Franklin tamamen iyi niyetinin ve temiz kalbinin kurbanı olurken Sara, kendi seçimlerinin ve hırsının kurbanıdır.
Filmin ilk filmden ayrılan bir başka durumu, sonu. İlk filmde Aaron kurbanını baltasıyla öldürürken bu filmde kurbanı Sara, Aaron’dan kurtuluyor gibi görünüyor ve hatta onu öldürmüş olabileceği teorisine açık bir son bırakılıyor. Yüzünü görmediğimiz birisi, Aaron’ın meşhur Peachfuzz melodisini mırıldanarak Sara’yı dikizlerken bitiyor film. Aslında Sara ile Aaron’ın ölüm mücadelesi verdiği sahne bence filmin gerçeklikten en koptuğu sahnelerden birisiydi fakat bunu da cesur bir tercih olarak görüyorum ve filmin kendi evreninde bunu tutarlı bir şekilde izleyiciye yedirebilmesi bu durumu makul kılıyor. Filmin sonu; bazıları tarafından Aaron’ın öldüğü ve yerini bir başka ‘creep’ ile doldurduğu şeklinde yorumlanıyor, benim gibi düşünen bazıları da Aaron’ın aslında ölmediğine inanıyor. Her ne olursa olsun, filmin sonu bariz bir biçimde üçüncü filme kapı aralıyor ve internette de yakın zamanda bir devam filminin gelebileceği, Mark Duplass ve Patrick Brice’ın senaryo titizliğinden ötürü bu filmi bir türlü çekmeye başlamadıkları yönünde bazı haberler mevcut.
Asıl Creep Kim?
Filmin en büyük ironilerinden birisi de, öldürmenin bir rutin haline gelmesiyle Aaron’ın, bu durumdan sıkılıp tükenmişlik sendromuna yaşamaya başlıyor oluşu. Aaron, sabah 9 akşam 5 işe giden bir beyaz yakalı edasıyla insanları öldürdüğü için bu durumdan artık bunalmış vaziyette ve öldürmekten artık sıkılmışken biz izleyiciler Aaron’ı izlemekten hala zevk alıyoruz. Aaron, bir manyak ve katil olsa da kamerasını eline almış Sara ve bunu zevkle izleyen biz seyirciler, onu besleyen şeyin ta kendisiyiz belki de. İlk filmi kurbanla empati kurarak izlerken bu filmde baştan sona ‘acaba ne olacak?’ heyecanıyla izleyen bizler, tıpkı Sara gibi Aaron’ın suç ortağına dönüşüyoruz. Belki ilk film kadar kanlı bitmeyen bu son, tam da bu sebeple ilk filmden çok daha farklı bir anlama sahip olmayı başarıyor. Bu da yönetmenin Sara üzerinden izleyicileri ‘creep’ oldukları için cezalandırması. Sara, Aaron’ı alt ettiğini düşünürken finalde Aaron’ın Sara’yı gündelik yaşamında Peachfuzz melodisini mırıldanarak kamerasıyla dikizlemesi, Sara’yı da artık Aaron’ın kurban koleksiyonuna dahil ediyor. Buradaki metaforik ölüm, ilk filmdeki gibi fiziksel ve kanlı olmasa da ilk filmdekinden bence daha bile sarsıcı. Çünkü Sara fiziksel olarak hayatta olabilir fakat Aaron’dan kurtulamamıştır. Dahası, işin içine biz izleyiciler de bulaştık…


