Home > İnceleme - Analiz > Chronique d’un Été: Hakikat Sineması

Chronique d’un Été: Hakikat Sineması

François Truffaut Les Quatre Cent Coups filmini çekeli iki yıl olmuş, Jean-Luc Godard ise À Bout de Souffle (Serseri Aşıklar) filmini bir önceki yıl çekmiş. Yeni Dalga’nın kural yıkıcılığı ve devrimciliği içinde sinemanın anlam ve gerçeklik arayışı bütün rüzgarıyla esiyor. Bu sırada belge sinemanın belgeselin anlam inşası için Jean Rouch, Edgar Morin 1961 yılında bir araştırmaya girişiyorlar. Chronique d’un Été (Bir Yaz Güncesi) filmi böylece ortaya çıkıyor.

Bir antropolog yönetmen ile bir sosyolog kameranın tabiri caizse duvardaki bir sinek gibi olmasını, öznenin kamerayı, bütün ritüeli yok sayıp kendi olabilmesinin yollarını arıyorlar. Bir mizansenin ve bir yönlendirmenin olmadan bütün çıplaklığıyla ve salt halleriyle gerçekliğe ulaşmaya çalışıyorlar.

Birisi kamera karşısında kendi doğal haliyle var olabilir mi ne kadar kendini açabilir ne kadar olduğu gibi hareket edebilir, ya da o an yaptığı rol ise bile bu zaten gerçeğin ta kendisi midir? Eğer yönetmenin biçiminde kurduğu ilişkide gerçekliğe müdahil olmadan, gerçekliğine emin ve bu yönde iknası, yönlendirmesi yoksa bu rol bile gerçek hakkında ne söyleyebilir? Anlam kendine münhasır mıdır? gibi sorular ile aslında sinemanın en kural yıkıcı, arayış içindeki yıllarında Cinéma Vérité’yi inşa ediyorlar.

Cinéma Vérité

Vérité kelimesinin Türkçe karşılığı “hakikat, içtenlik, bade, doğruluk, gerçeklik” anlamlarına geliyor. Buradaki önemli nokta hakikat ve gerçeklik. Gerçeklik; Gerçek olan, var olan şeylerin tümü olarak geçiyor. Felsefi olarak gerçeklik, insan zihninden bağımsız olarak nesnel olarak var olan şeylerdir. Oysaki hakikat göreli bir şeydir. Bir şeyin fiziki anlamından ötesidir belki. Bu hakikati ortaya çıkarak onu da aslında sonunda gerçek kılan şey nedir?

Cinéma Vérité bu bağlamda kamerayı, soranı aracı kılar ama ona verdiği misyonu gittikçe silikleştirir. Gittikçe silikleşmesini, küçülmesini ister. Kendi mefhumundan azade olmasını, müdahale etmeden gözlemlemesini, görünenin ötesine, arkasındaki gerçekliğe ulaşmaya çalışır. Bunun için duvardaki sinek olmak zorundadır çünkü, bütün müdahaleden uzaklaşmaya çalışmalıdır, iyiyi, kötüyü, acımayı, duygu sömürüsünü, hakikatin tek bir mutlak gerçekliği olduğunu savunma ve dikte etmekten değil, onu aramak, bütün yönleriyle anlamı ve hakikati aramaktır. Anlama bu şekilde ulaşabilmek ister. Eğer yapabilirse ya da kurgunun çelişkisine düşmezse eğer belki.

Edgar Morin ve Jean Rouch filmin sonunda Cinéma Vérité’yi bu kavramlar etrafından tartışarak yaptıkları çalışmanın bir bilançosunu ortaya çıkarmaya çalışırlar. Bu tartışma da Cinéma Vérité’nin manifestosunu ortaya koyar gibidir.

Uzun geniş caddede yürürken filmde kızın babasına edilen sözler, kurgulanmış, yönlendirilmiş sözler midir? Yoksa rahatsız edici bir sahtelik mi vardır filmde? Ya da gerçek olmasından mı bu kadar rahatsız edicidir. Bunu kendilerini izleyen katılımcılar söyler. Edgar Morin ve Jean Rouch şu soruyu sorar eğer rol yapıldığı söyleniyorsa da bu gerçek değil midir, onun hakkında bir şey söylemez mi? Sorusu ile filmin tartışmasını doğru bir yerde yapıyor.

Sonuç olarak, Cinéma Vérité’yi tarifleyen, bu sorular etrafında insan hakkında aşkın bir kurguyu da ortaya koyan film için biraz provakatif bir şekilde Umberto Eco’nun Yorum ve Aşırı Yorum kitabındaki “Hala bir metnin ampirik yazarını göz önünde bulundurmalı mıyız?” sorusuyla bitirelim.