Michael Jackson, şüphesiz müzik dünyasının en ikonik figürlerinden biri olmayı başarmıştır. Şarkıları, dansları, şahsına münhasır kişiliği, hakkındaki tartışmalar, kendisinin vefatının üzerinden geçen yıllara rağmen tazeliğini korumaktadır. Ben de birçok kişi gibi, özellikle çocukluk yıllarımda kendisinin şarkılarına büyük bir hayranlık duyuyordum dolayısıyla kendisi benim nezdimde önemli bir yere sahip. Hal böyle olunca, bu filmi sinemada izlemek benim için kaçınılmazdı. Michael Jackson’ın akrabasının karakteri canlandırdığı, filmin Bohemian Rhapsody’nin yapımcısı Graham King’in elinden çıktığı gibi bilgileri de bilerek gittiğim için filmden gerçekten beklentim yüksekti. Ne yazık ki film, beklentilerimi karşılayamadı ancak gördüğüm bazı eleştiriler kadar sert bir hayal kırıklığı da yaşamadım. Bu yazımda Michael filminin başarılı ve başarısız yönlerini, devam filminden beklentilerimi ve genel olarak biyografi filmleri üzerine tartışacağım.
Filme Dürüst Bir Bakış
Öncelikle Michael, gelecek olan devam filmine şans vermemi sağlayacak kadar gideri olan bir filmdi. Bohemian Rhapsody’de Rami Malek’in harika performansını düşündüğümüzde, biyografi filmlerinde, karakteri canlandıran oyuncunun karakteri gerçekten yaşaması ve izleyene geçirmesi hafife alınamayacak kadar önemlidir. Bu durum filmin çoğu problemini hafifletebilir çünkü. A Complete Unknown’ı düşündüğümde, senaryo kadar oyunculuklar da fiyasko olduğu için benim için baştan sona hayal kırıklığıydı (sitede, yazarlardan Ömer Hakan Çokal’ın bu film üzerine kapsamlı bir incelemesi mevcut, ilgilenenlere öneriyorum). Bu filmde, Michael Jackson’ın yetişkin versiyonunu oynayan oyuncunun gayet başarılı olduğunu düşünüyorum ancak beni asıl etkileyen performans, Michael Jackson’ın çocukluğuydu. Fazlasıyla kusurlu bulduğum senaryoya sahip bu filmde en etkilendiğim sahneler, hep çocuk Michael’ın sahneleriydi. Keza filmde önemli bir yere sahip olan Michael Jackson’ın babasını canlandıran oyuncu da iyi iş çıkartmış. Filmde genel olarak oyunculuk sorunu olmadığını ve performansların başarılı olduğunu söyleyerek bu paragrafı noktalıyorum.
Film gerek o dönemin atmosferini yaratmada, gerek şarkı ve dans sahnelerinde her ne kadar oldukça sahici ve etkileyici olsa da, Michael Jackson’ın hayatını anlatmada ne yazık ki pek de başarılı olamamış. Michael Jackson’ın çocukluğuna dair bu filmde gördüğümüz tek şey, sosyal olarak yalnız olduğu (onu da oldukça yüzeysel bir biçimde görüyoruz) ve babasıyla sorunlu bir ilişkisi olduğuydu. Michael Jackson gibi büyük bir figüre dair filmde gördüklerimizin Wikipedia bilgileri düzeyinde kaldığını söylemek, abartı olmaz. Mesela Michael Jackson’ın yoksul bir ailenin çocuğu olduğunu anlıyoruz filmde. Bunu film, hiç derinlemesine işleme gereği duymamış ve çocuk Michael’ın gündelik yaşamına dair hiçbir şey bilmiyoruz. Michael Jackson’ın okul hayatı nasıl, filmde buna dair hiçbir şey görmüyoruz. Michael’ın abileriyle ilişkisi, hiç işlenmiyor bile. Keza annesiyle ilişkisi de çok yüzeyde bırakılmış ve derinleştirilmemiş. Baba figürüyle Michael Jackson’ın ilişkisi derinleştirilmeye oldukça müsait olmasına karşın, adeta bir Marvel filmi siyah-beyazlığında ‘Michael Jackson çok iyi, babası ise çok kötü’ tonunda, aşırı keskin bir anlatı tercih edilmiş.
Bu bahsettiğim sorunlar, Michael Jackson’ın yetişkinliğinde de devam ediyor. Michael Jackson’ın insanlarla olan ilişkisi hiçbir şekilde derinlemesine işlenmiyor ve iki saatlik bu film, Michael Jackson’ın hayatının önemli bir bölümünü baba-oğul çatışmasına indirgiyor. Filmde Michael Jackson’ın başına gelen o ölümcül kaza hariç heyecan verici hiçbir olay yaşanmıyor. Dahası, film Michael Jackson’ın müzik kariyerinin de nasıl aşama aşama yükseldiğini anlatmıyor. Filmde kronolojik olarak doğrusal bir ilerleme görüyoruz ve Michael Jackson buralarda şarkı söylüyor. Özellikle televizyonda sistematik ırkçılık sebebiyle klipleri yayımlanmayan Michael Jackson’ın, bir telefonla yapılan tehditle hemen istediğini elde ettiği sahne ne yazık ki gülünç derecede absürt işlenmiş. Filmin senaryosundaki tembellik, görmezden gelinemeyecek kadar insana batıyor. Özellikle filmi yazanın John Logan gibi birçok iyi filme imza atan birisi olduğunu düşündüğümde, bu durum ekstra sinirimi bozuyor. Her şeye rağmen, filmdeki şarkı sahnelerinden midir, Michael Jackson’a çocukluktan kalma hayranlığımdan mıdır, performansların iyiliğinden midir, tam saptayamadığım bir nedenden film bende bazı duygular uyandırmayı başardı ve dolayısıyla filmi o kadar da kötü bulmadım. Hatta ikinci filmden beklentim daha yüksek çünkü Michael Jackson’ın hayatının son dönemleri, baba-oğul çatışmasına hapsedilemeyecek kadar sansasyonel, film bunları nasıl işleyecek, Michael Jackson’ın düşüşünü nasıl göreceğiz bunları gerçekten merak ediyorum. Bu film, Michael Jackson’ın yalnızca yükselişine kadar olan kısımları kapsadığı için, devam filminden muhakkak ton farkı olacaktır.
Bohemian Rhapsody vs. Michael
Bohemian Rhapsody, tıpkı Michael gibi çıktığında birçok tartışmaya sebep olmuştu. Tabii Michael’dan çok daha ses getiren bir film olmuştu çünkü Michael’ın aksine, gayet ilgi çekici bir senaryoya sahipti ve o zamanlar sinemaseverler biyografi filmlerine kusmamıştı. Bohemian Rhapsody’nin, Freddie Mercury’yi Michael filmindekinin aksine bir peygamber gibi değil, kusurları olan gri bir karakter olarak sunması hem filmi daha ilginç yaptı, hem de bütün bu tartışmalara sebebiyet verdi. Filmi seven de sevmeyen de, izlediği kişinin kanlı canlı bir insan olduğunu hissedebiliyordu. Bu durum bazı Queen hayranlarından tepki toplasa da, en nihayetinde ortaya çıkan film başarılıydı. Belki de Michael yapılırken daha hayranların kalbine oynamak amaçlanmış ve kasıtlı olarak riskli sularda yüzülmemiştir. Michael Jackson’ın hassas kişiliğini ve çocuksu ruhunu anlatmaya odaklanıp onu en ufak kusuru olmayan yüce bir insan olarak portrelemek, kesinlikle oldukça güvenli bir anlatı tercihi. Fakat her ne sebeple olursa olsun bu anlatı tercihinin, filme eksi yazdığını ve beraberinde vasatlığı getirdiğini söylemek mümkün. Çünkü film, Michael Jackson hakkında çok donanımlı bir senaristin elinden çıkmış gibi değil, ona büyük bir hayranlık duyan ve hakkında çok da bilgisi olmayan herhangi bir senarist tarafından yazılmış gibi hissettiriyor.
Efsanelerin Sıradanlaştırılması ve Formüllere Hapsolmak
Son yıllarda efsaneleri anlatan çok fazla biyografi filmi izliyoruz ancak tüm gücünü oyuncusunun performansından alan ve sıradan anlatımlarda inat eden hiçbir biyografi filminin, sanatsal anlamda şaheser olabileceğini düşünmüyorum. Tabii ki oyunculuk performansları biyografi filmlerinde oldukça önemlidir. Ancak film, oyuncunun değil yönetmenin imzasını taşımalıdır, ayrıca insan psikolojisi ve yaşamı Wikipedia yüzeyselliğinden çok daha karmaşıktır. Keza bana göre sinemanın ulaşabileceği en üst form postmodern sinemadır çünkü sinemanın gerçekliği basitleştirmekten çok daha öte bir sanat formu olduğunu en çok bu filmlerde hissedebiliyorum. Bu alanda zirve olarak gördüğüm isim -bazılarının diğer yazılarımdan da sezebileceği gibi- Charlie Kaufman’dır. Kendisinin yazdığı ve yarı otobiyografik diyebileceğimiz Adaptation. filmi, bu kategoride izlediğim filmlerin en iyilerindendir ve özgünlüğüyle, en az anlatılan kişinin ilginçliği kadar senaryosunun da ilginçliğiyle diğer biyografi filmlerine göre çok daha üst düzey olmayı başarmıştır. Tabii tüm biyografi filmleri postmodern olmalı demiyorum, bu da bir çeşit formül dikte etme olur fakat örnek amaçlı değindiğim Adaptation. filmi, gerçekliği bükmesine, senaristin zihniyle uyarlamaya çalıştığı hikayeyi iç iç geçirmesine hatta Charlie Kaufman’a kurgusal bir ikiz yaratmasına karşın biyografik ögelerini kaybetmiyor ve sıra dışı, kendi sesi olan bir film olmayı başarıyor.
Belki de piyasadaki biyografi filmi enflasyonundan hissettiğimiz kadarıyla özgün işler yapmada zorluk çeken filmciler, ölmüş efsaneleri en ufak bir risk almayacaklarsa rahat bırakmalı ve oyuncuların sırtladığı filmler yapmayı bırakmalıdır. Michael Jackson’ın hayatı, aldığı riskli kararlarla doluyken ve müzik için yaptığı devrim ortadayken onun hayatını anlatan filminin bu kadar güvenli olmaya uğraşması, özellikle Michael Jackson’ı seven benim gibiler için pek hoş olmayan bir ironi. Efsaneleşmiş figürlerin hayatını anlatan formülaik, basit filmler yapmak onların anısını yüceltiyor mu, yoksa onları gişe uğruna harcıyor mu bu soruyu düşünmemiz gerekli. Şunu da unutmamalıyız ki ‘fena değil’ dedirten biyografi filmleri, gişede günü kurtarabilir ve anlık hype yaratabilir ancak kültleşmiş, efsane yapımlar her zaman Adaptation. gibi risk almaktan korkmayan ve birtakım formüllere hapsolmayan filmler olacaktır.


