Home > İnceleme - Analiz > Zelig: Kimliği Olmayan Adam

Zelig: Kimliği Olmayan Adam

Unutulmuş Bir Başyapıta Dönüş

Yakın dönem işlerini keyifle izlesem de, erken dönem filmlerini adeta Amerika’yı yeniden keşfedermişçesine izlediğim Woody Allen, yalnızca entelektüel romcom denince değil, mockumentary denince de akla gelen ilk isimlerden birisidir. Bana göre bu türdeki ustalığını ise en net biçimde Zelig ile kanıtlıyor. ‘Woody Allen filmi’ denince ilk akla gelen yapım bu olmasa da, Zelig kesinlikle izlemeye ve üzerine konuşmaya değer. Yüzeyde 75 dakikalık, hafif bir komedi gibi görünse de aslında çok daha katmanlı ve zengin bir film. Bu yazımda, görünüşte küçük ama etkisi büyük olan Zelig’i inceleyeceğim.

Kim Bu Leonard Zelig?

Zelig, bulunduğu ortama uyum sağlamak için fiziksel olarak bile değişebilen bir adamın hikayesini, sahte bir belgesel formunda ele alıyor. Leonard Zelig adlı bu alışılmadık figür; Yahudilerin arasında Yahudi, siyahilerin arasında siyahi, entelektüellerin yanında entelektüel, sporcuların arasında sporcuya dönüşebilmektedir. Bu olağanüstü durum kısa sürede kalabalıkların ilgisini çeker ve Zelig, bir tür popüler kültür ikonu haline gelir. Öyle ki dönemin önde gelen doktorları ve siyasetçileri bu adamı anlamlandırabilmek için etrafında toplanır. Ancak filmin asıl odağı bu tuhaf fenomen değil, Zelig’in neden böyle biri olduğudur.

Zelig’in bu takıntılı uyum arzusu, yalnızca bireysel bir psikolojik sorun gibi durmaz; aynı zamanda filmin geçtiği dönemin kültürel atmosferiyle de yakından ilişkilidir. Bu yüzden film, tek bir adamın kimlik krizini anlatmakla kalmaz, 1920’lerden başlayan ve sonrasını da kapsayan entelektüel dünyanın ve onun yarattığı kültürel mitleri de arka planda sahneye çıkarır. Woody Allen’ın Midnight in Paris ve diğer filmlerindeki göndermelerden, bu dönemin entelektüellerine duyduğu hayranlık zaten hissediliyordu. Bu filmde ise başta F. Scott Fitzgerald olmak üzere dönemin kültürel figürlerine ve sinema tarihine, komedinin içinden incelikli bir saygı duruşunda bulunmayı da ihmal etmemiş.

Kimliği Olmayan Bir Adamın Trajedisi

Zelig’i yalnızca aşırı karikatürize bir figür olarak algılamak son derece olası. Sonuçta Zelig, bir ortamdan diğerine girip her anlamda sürekli şekil değiştiren, varlığı rasyonel bir şekilde açıklanamayacak bir tip. Ancak film ilerledikçe, bu dönüşümlerin komik olduğu kadar rahatsız edici bir tarafı da olduğu fark ediliyor. Çünkü Zelig’in yaptığı şey aslında aşırı abartılı bir hayatta kalma refleksi. Öyle ki bir Yahudi olan Zelig, kalabalıklar arasında kabul görmek için Nazilere bile katılmaktan geri durmuyor. Farklı olmaktan korkan, dışlanmaktan çekinen bir adamın, kendini bu uğurda neredeyse tamamen yok etmesi. Oysa ki Zelig’in derdi kimlik bulamamak değil; kimlik sahibi olmanın getireceği yalnızlıktan korkmak ve kendiliğinin sorumluluğunu üstlenmek. Bu yüzden kendisi olmaktansa herkes olmayı tercih ediyor. Yahudilerin yanında Yahudi, doktorların yanında doktor, sporcuların arasında sporcu olması, aslında onun bir özünün olmadığını değil, özüyle yüzleşmekten kaçındığı anlamına geliyor.

Bu noktada film, bireysel bir psikolojik hikaye olmanın net bir şekilde çok daha ötesinde olduğunu ispatlıyor. Zelig’in durumu, modern insanın uç noktaya taşınmış bir portresi gibi duruyor. Toplum içinde kabul görmek uğruna sürekli rol değiştiren, bulunduğu ortama göre fikirlerini ve tavrını ayarlayan insanlar düşünüldüğünde, Zelig’in yaptığı şey, bizlere oldukça tanıdık gelen bir davranış biçiminin abartılı bir versiyonudur.

Kalabalıkların Arasında Kaybolmak

Zelig’in kısa sürede bir fenomene dönüşmesi de filmin değinilmesi gereken noktalarından biri. İnsanlar onu anlamaya çalışmaktan çok, bir eğlence unsuruna dönüştürüyor. Zelig temalı şarkılar, oyuncaklar, reklamlar ortaya çıkıyor; o artık bir insan olmaktan çok, bir konsepte, bir gösteriye dönüşüyor. Burada Woody Allen’ın tüketim odaklı popüler kültürün yüzeyselliğine dair ince bir eleştiri barındırdığını söylemek mümkün.

Zelig’in trajedisi tam da burada ortaya çıkıyor. Herkes tarafından tanınan, kalabalıkların ortasında dolaşan bir figür olmasına rağmen, aslında kim olduğu konusunda hiçbir fikri yok. Herkes gibi olabildiği için, kendisi olabileceği hiçbir alan kalmıyor. Bu yönüyle Zelig, yalnızlığın kalabalıkların ortasında yaşanabileceğini hatırlatan bir karakteri de temsil ediyor.

Komedinin İçinde Gizlenmiş Hüzün

Woody Allen sinemasında sıkça gördüğümüz o tanıdık duygu, Zelig’de de kendini gösteriyor: Komediyle maskelenmiş melankoli. Film, tıpkı diğer Woody Allen filmleri gibi, ilk bakışta eğlenceli bir fikir üzerine kurulu gibi görünse de, filmin temelinde oldukça hüzünlü bir hikaye var. Zelig’in dönüşümü, yüzeyde göründüğünün aksine bir güç ya da yetenek değil, kabul görmek için kendini yok etme pahasına verdiği bir taviz. Bu yüzden film boyunca ne kadar kahkahalara kapılsam da, karakterdeki bu kırılganlığı alttan alta da olsa hissettim. Zelig’in bütün bu komikliği, aslında onun trajedisinin bir sonucu.

Neden Unutulmuş Bir Başyapıt?

Zelig, hem teknik hem de düşünsel açıdan son derece özgün bir film. Dönemin arşiv görüntüleriyle kurmaca sahneleri neredeyse kusursuz biçimde birleştirmesi, sahte belgesel formunu bu kadar doğal kullanması ve bunu yaparken kimlik, uyum ve yalnızlık gibi temaları bu kadar eğlenceli ve light bir tonda işleyebilmesi, filmi sıradan bir komedi olmanın çok daha ötesine taşıyor. Bu filmin günümüz yapay zeka çağında değil, 1983 gibi teknolojinin oldukça ham olduğu bir yılda yapıldığını da unutmamakta fayda var. Buna rağmen, Woody Allen filmografisinde çoğu filmine göre geri planda kalan bir yapım gibi görünüyor. Belki de bu kadar kısa ve yüzeyde hafif görünen bir film olduğu için, taşıdığı düşünsel ağırlık ve derinlik ilk bakışta fark edilmiyor. Oysa Zelig, kahkaha attıran bir komedi olmakla birlikte aynı zamanda kabul görmek uğruna kendini silmeye hazır modern insanın küçük ve tuhaf bir aynalamasıdır da. Bütün bu nedenlerle, Woody Allen sinemasının en geri planda kalan ama en önemli filmlerinden biri olarak anılmayı hak ediyor.