Home > İnceleme - Analiz > Varoluşçu Bir Çocuk Masalı: Le Petit Prince

Varoluşçu Bir Çocuk Masalı: Le Petit Prince

Girizgah

Çocuk masalları ve animasyonlar, yalnızca çocuklara hitap ettiği düşüncesiyle bazı insanlar tarafından küçümsenir. Oysa bazı eserler vardır ki, hem her yaştan insana hitap eder hem de çocuklukta insanın zihnine öyle bir yerleşir ki, hayatı boyunca etkisini sürdürür. Antoine de Saint-Exupéry’nin yazdığı Küçük Prens de tam olarak böyle bir eserdir. Bu yazıda, çocukluğumun favori kitaplarından biri olan Küçük Prens’in Mark Osborne yorumunu, varoluşçu temalar üzerinden ele alarak bu eserin neden bu kadar kalıcı ve evrensel bir anlatıya dönüştüğünü inceleyeceğim.

Çocuk Masalının Ardındaki Varoluş

Küçük Prens, ilk bakışta tatlı bir çocuk hikayesi gibi görünür: Başka bir gezegenden gelen, sarı atkısı rüzgarda uçuşan bir çocuğun tuhaf yetişkinlerle dolu gezegenler arasındaki masalsı yolculuğu… Ancak metnin satır aralarına yaklaştıkça, bu hikayenin insanın evrendeki konumunu, yalnızlığını ve anlam arayışını sorgulayan bir anlatıya dönüştüğü görülür. Saint-Exupéry’nin yaşadığı dönem, varoluşçu düşüncenin Avrupa’da yoğun biçimde tartışıldığı yıllardır. Kierkegaard ve Nietzsche ile başlayan, Heidegger ve Sartre ile olgunlaşan varoluşçu düşünce, özellikle savaşın yarattığı yıkımın ardından insanın anlam arayışını merkeze almıştır. Bu atmosfer, Küçük Prens gibi eserlerin arka planında hissediliyor. Küçük Prens’in gezegenler arası yolculuğu, insanın hayat boyunca karşılaştığı kimliklerin ve yaşam biçimlerinin alegorik bir geçidi gibidir. Her gezegendeki yetişkin figürü, insanın kendi özünden uzaklaşmasının farklı bir biçimini temsil eder:

– Kendini mutlak otorite sanan kral.

– Sürekli alkış bekleyen kibirli adam.

– Yıldızları sayarak onları sahiplenmeye çalışan iş adamı.

– İçtiği için utanan ve utandığı için içmeye devam eden sarhoş.

Bu karakterler, Sartre’ın ‘kötü niyet’ (mauvaise foi) dediği durumu andırır. Yani insanın, özgürlüğünün sorumluluğunu üstlenmek yerine, rollerin ve alışkanlıkların arkasına saklanması. Kral yalnızca hükmetme rolüne, iş adamı sayılara ve mülkiyete, kibirli adam ise başkalarının bakışına sığınır. Özellikle kibirli adamın varoluşu, tamamen başkalarının onu alkışlamasına bağlıdır; kendi başına bir özü yoktur. Bu durum, Sartre’ın insanın başkalarının bakışı altında nesneleşmesi fikriyle örtüşür. Bu gezegenlerdeki karakterlerin hiçbiri gerçekten yaşamaz; yalnızca kendi kurdukları dar dünyalarda varlıklarını sürdürürler. Bu nedenle Küçük Prens’in yolculuğu, aslında farklı yanlış yaşam biçimleri arasından geçmek gibidir.

Evcilleştirmek: Bağ Kurmanın Sorumluluğu

Küçük Prens’in bu anlamsız yetişkinler dünyasından kaçıp Dünya’ya gelmesi ve burada bir tilkiyle karşılaşması, eserin her anlamda kırılma noktasıdır. Tilkinin öğrettiği ‘evcilleştirmek’ kavramı, aslında varoluşun en pür halidir. Dünyada binlerce gül ve binlerce tilki vardır; ancak birine emek verdiğinizde, onun sorumluluğunu aldığınızda o artık sizin için tek ve eşsiz olur. Küçük Prens’in gülü için kurduğu ‘Gülünü senin için bu kadar önemli kılan, onun için harcadığın zamandır’ cümlesi, varoluşçuluğun ‘Varoluş, özden önce gelir’ ilkesinin romantik bir versiyonudur. Gül, nesnel olarak herhangi bir çiçektir ama prensin emeğiyle özel bir anlam kazanır. Bu, Sartre’ın insanın kendi değerlerini, kendi eylemleriyle yaratması fikrinin naif bir anlatımıdır. Prens, gülünü diğerlerinden ayıran şeyin, ona harcadığı vakit olduğunu anladığında, aslında nesnel dünyadan sıyrılıp kendi öznel hakikatine ulaşır.

varoluscu bir cocuk masali le petit prince 2

Modern Distopya: Osborne’un ‘Yaşam Planı’

Mark Osborne’un animasyon filminde, orijinal hikaye yeni bir çerçeve içine yerleştirilir: Annesi tarafından her dakikası planlanmış, normatif anlamda ‘başarılı’ bir yetişkin olması için mekanik bir düzene sokulan küçük bir kız çocuğu. Bu durum, varoluşçuluğun önemli kavramlarından biri olan otantiklik kaybını simgeler. Modern dünya, küçük kıza özgür bir alan tanımak yerine, ona hazır bir kimlik dayatır. Kızın bütün hayatı bir yaşam planına indirgenmiştir. Yaşlı pilot karakteri, bu sistemin dışında kalmış, ‘absürt’ bir figürdür. Küçük kıza Küçük Prens’in hikayesini anlatarak, onu kendi içsel yolculuğuna davet eder. Filmdeki en sarsıcı anlardan biri, Küçük Prens’in büyümüş ve kendi özünü unutmuş bir yetişkin olarak karşımıza çıkmasıdır. Bu, insanın anlam arayışını kaybederek sistemin sıradan bir parçasına dönüşmesinin, kimliksizleşmenin simgesidir.

En Büyük Varoluşsal Tehdit: Unutmak

Filmin en çarpıcı sahnelerinden biri, Küçük Prens’in büyüyüp ‘Bay Prens’ olduğu ve plazada çalışan sıradan bir yetişkine dönüştüğü andır. Çocukluğunu ve gülünü unutmuştur. Bu durum, varoluşçu anlamda kendine yabancılaşmanın en uç noktasıdır. İnsan, kendi anlam dünyasını yani kendi ‘gülünü’ ve ‘tilkisini’ unuttuğunda, özgür bir özne olmaktan çıkar; yalnızca komutlara uyan bir varlığa dönüşür. Film bu noktada bize şunu söyler:

‘Asıl sorun büyümek değil ki, büyürken unuttuklarımız…’

Yani unutulan, çocukluk değil; anlam kurma yetisi, oyun oynama özgürlüğü ve sahici bağlar kurmanın getirdiği sorumluluktur.

Yıldızlara Dönüş

Eserin finalinde Küçük Prens’in yılan tarafından sokulması, yalnızca trajik bir son değil, şiirsel bir dönüş olarak okunabilir. Prens, fiziksel bedeninin, gülüne geri dönmek için fazla ağır olduğunu söyler. Bu sahne, Heidegger’in ‘ölüme doğru varlık’ düşüncesine de selam durur: İnsan, ölümlü olduğunu fark ettiğinde varoluşunu daha sahici biçimde kavrar. Küçük Prens’in ölümü, sıradan bir yok oluştan ziyade kendi anlamına sadık kalarak yapılan bir dönüş gibi. Pilotun gökyüzüne baktığında gülen yıldızlar duyması, fiziksel yokluğun, yaratılan anlam karşısında önemsizleştiğinin göstergesidir.

Herkesin İçindeki O Çocuk

Le Petit Prince, ‘İnsan nedir?’ sorusuna sayılarla değil, ilişkiler ve duygular üzerinden cevap arayan bir eserdir. Saint-Exupéry ve Osborne’un ortaklaştığı nokta şudur: Dünya; krallar, iş adamları ve coğrafyacılarla dolu olsa da, insanın kurtuluşu kendi tilkisini bulmasında ve gülüne sahip çıkmasındadır. Bu eser yalnızca çocuklara dünyayı tanıtmaz; yetişkinlere de içlerinde kaybettikleri o sorgulayan ve dürüst varlığı hatırlatır. Eğer bir gün kendimizi bir plazanın gri koridorlarında ya da anlamsız rakamların arasında kaybolmuş hissedersek, gökyüzüne bakmamız yeterlidir. Çünkü orada bir yerde, bir koyun bir çiçeği yemiş mi yememiş mi diye dertlenen küçük bir çocuk vardır. Ve bu soru, dünyanın tüm borsa verilerinden çok daha insancıl bir önem taşır.