Truman Show, mısırınızı patlatıp karşısına keyifle geçip izleyebileceğiniz filmlerden çok uzak bir konseptle karşımıza çıkıyor. Her birimizin izlerken hayatından bir parça bulabileceği, birçok farklı yorumlamaya açık, felsefi altyapılı ve herkesin hayatında en az bir kere de olsa izlemesi gereken bir başyapıt.
Cristoph, Truman’ın dünyasının “kurucusu” metaforlaştırılmış tanrısıdır. Truman gerçek dünyada yetim doğan bir çocuktur ve Christoph’un şirketi tarafından sahiplenilmiştir. Şirket, Truman için çok detaylı, bol kameralı ve oyunculu bir dünya hazırlar. Truman’ın doğumundan ergenliğine, evliliğinden arkadaşlıklarına hepsi gizlenmiş kameralarla kayıt altına alınır. Bu görüntüler canlı olarak insanlara “Reality Show” başlığında 7/24 sunulur. Truman, bu dünyanın içerisinde olduğunu “Lauren”, gerçek adıyla Sylvia, tarafından öğrenir.
Truman’ın bu dünya içerisinde yaşadıkları, biz insanların günlük hayatıyla benzerdir. Hepimizin hayatına dönem dönem farklı insanlar girer, çıkar. Bir başka deyişle her birimizin hayatının figüranları vardır ve filmden farksız olarak bu figüranların büyük bir çoğunluğu çıkar üzerine bizlerle ilişki kurar. Hayatımıza giren insanlar ve hayatımızın akışı, birçok dine göre, kader bağlamı üzerinden Tanrı’nın isteğiyle değişir, düzenlenir. Bizlerin hareketleri ve ilişkilere bakış açıları doğrultusunda da hayatımıza giren insanların “figüran” veya “Sylvia” olup olamayacağı arasındaki seçimin sonucu şekillenir. Truman, sahte dünyanın içerisindeki yolculuğuyla bize gerçek hayat ilişkilerini anlatır.
Truman, bir döngü içerisine girdiğinin farkında olduğu anda bu durumdan bir çıkış yolu arar. Rutinleşmiş insan hayatı da bireylere ruhani bir sıkkınlık verir ve dolayısıyla bizler de çoğunlukla bir çıkış yolu aramaya başlarız. Truman bu çıkış yolunda birçok sorunla karşılaşır. Christoph tarafından gerçekleştirilen engellerle karşı karşıya gelir ve ilk birkaç denemesi başarısız olur. Son ve başarılı denemesinde ise diğerlerinden farklı olarak karşılaştığı engellere rağmen arayışa devam eder. En büyük korkusu olan denize küçük bir tekneyle açılır. Yolculuğu esnasında dünyasının “Tanrı”sı tarafından fırtınalara, büyük dalgalara maruz kalır ama yine de yılmaz ve yolculuğa devam eder. Boğulmanın eşiğine gelse de vazgeçmeye niyeti yoktur. Bu yolculuğun sonunda ise içinde bulunduğu dünyanın yapay olduğunu, yaşadığı hiçbir şeyin gerçek olmadığını fark eder. Çıkış kapısına doğru adım atarken Christoph, dışarıdaki dünyanın, onun yarattığından farksız olduğunu, orada da insanların ikiyüzlülükleriyle, çıkarlarıyla karşılaşacağını söylese de Truman kendini bu yalanın dışına atmaya hazırdır.
Gel gelelim benim bu film hakkındaki metaforik çözümlemelerime… Truman’ın dünyası, bizlere sunulan din çerçevesinde yaşanan hayatlarımızın dünyasıdır. Tanrı’nın her yerde gözü olduğu, bizlerin her hareketinden haberdar olduğu bilgileri filmde Cristoph’un dünyaya yerleştirdiği binlerce kamerayla metaforlaştırılmıştır. Truman ise dini gerçeklik üzerine düşünen ve hakikati bulmaya çalışan “insan”dır. Tanrı’nın sınırlarını ve kurallarını aşmaya çalıştığında ise birçok engelle karşılaşır, hayatı tehlikeye girer. Ancak bunlara rağmen yılmadan gerçeğin peşine düştüğünde, kendisine dayatılanların, yani “dini gerçekliğin” doğru olmadığını görür. Dini dayatmadan da bu şekilde kurtulur.
İslam, Hıristiyanlık, Yahudilik ve diğer birçok din… Tabular, “hakikatler”, yasaklar, günahlar, sevaplar ve daha nicesiyle insanların yaşam “rehberi” olan dinler, kitapları, öğreticileri… Her birimizin aktivitelerini görünmez çizgileriyle kısıtlayan, Tanrı’nın isteği doğrultusunda yön verdiğimiz hayatlarımızın yön göstericisi olan dinler; bizleri de, sorgulayana kadar Truman gibi “yaratılmış” bir gerçekliğe iter. Sorgulamak, düşünmek ve hakikati aramak; insanların hayatına asıl anlamı katan ve asıl yön veren eylemlerdir. Filmde metaforlaşmış Tanrı’nın adı Christoph’tur ve bu da aslında ironik bir çelişkidir. Christoph Colomb, bulunduğu sınırları tanımayıp çok daha fazlasını keşfeden bir kaşiftir. Fakat filmde Christoph, tabulara sahip olan olarak tanımladığımız Tanrı’yı temsil eder.
Filmin sonunda Truman’ın gerçek dünyaya adım atması, intiharın metaforudur. Gerçekliğe ulaşmış, kendi gerçekliğini çözmüş insanın çoğunlukla sahip olacağı sondur intihar. Bugün öğretilerinden ders aldığımız birçok büyük beyin, hakikate ulaşmaları sonucunda hayatlarını intiharla noktalamıştır. Truman, “intihar”ını gerçekleştirdikten sonra, televizyon karşısındaki izleyicilerin tepkileri ise oldukça gerçekçidir. İzleyiciler, hayatımızda bulunan; bazen hayatımıza giren, bazen bizleri uzaktan izleyen tanıdık ve yabancılardır. Truman’ın “Reality Show”u sona erdikten sonra izleyiciler, başka kanallarda başka diziler aramaya başlar. Bu da bizlerin ölümünün ironikomik sonudur. Ölümden sonra sağ kalanlar, hayatlarına devam eder; etmek zorundadır.
Bence yaşam, sandığımız kadar komplike bir yapı değil. Çözülmeyi bekleyen çok gizem olsa da hayatın en büyük hedeflerinden biri her günü hakkıyla, sevgiyle, eğlenceyle, gerekirse yasla yaşamak; ama her duyguyu yaşayıp bunlardan keyif almaktır yaşam. İçinde olabildiğince kötülük barındırmamak, affetmek, aşık olmak, araştırmak, gülmek, koşmak, bağırmaktır yaşam. Hayatı kendi ellerimizle sonlandırmadan, hakikatle atacağımız adımlara…
