Home > İnceleme - Analiz > Soyut Dışavurumcu Bir Dostluğun Anatomisi Veyahut Yan Yana

Soyut Dışavurumcu Bir Dostluğun Anatomisi Veyahut Yan Yana

*Dikkat: Bu yazı eleştirileri de eleştirmektedir.

Uyarlamalar, sinemada her zaman en kaygan zeminlerden biridir. Bir filmi başka bir kültürel coğrafyaya taşımak, sadece diyalogları çevirmek ya da isimleri değiştirmekle olmaz; o hikâyenin ruhunu, yeni topraklarda yeniden soluklandırmayı gerektirir. Mert Baykal’ın yönettiği “Yan Yana”, Fransa’nın küresel ölçekte ikonlaşmış yapımı The Intouchables (2011)’ın Türkiye uyarlaması olarak vizyona girdiğinde, taşıdığı yük ağırdı. Ama film, bu yükü omuzlarında taşıyıp kendi ayakları üzerinde durarak Türkiye sinemasına özgü bir dil yakalamayı başardı ki bu da izleyici sayısına yansıdı. Nedense vizyona girdiği ilk hafta, sanki filmin uyarlama olduğunu saklamışlar gibi bir hava yaratıldı, oysa daha ilk sekans gösterilmeden perdede The Intouchables filminden uyarlandığı yazıyor.

Yan Yana’nın en büyük kazanımı, sadık bir kopya yaratırken içselleştirilmiş öğelerin ustalıkla serpiştirilmiş olmasında. Aziz Kedi, Feyyaz Yiğit ve Mert Baykal’ın ortak senaryosu, orijinal hikâyenin evrensel duygusal çekirdeğini korurken, Türkiye’ye özgü sosyal dinamikleri de hikâyede işliyor. Paraşüt kazası sonucu felç kalan varlıklı iş insanı Refik (Haluk Bilginer) ile bakıcısı Ferruh (Feyyaz Yiğit) arasında gelişen dostluk, Türkiye’nin sınıf farklarına, bakım emeğinin görünmezliğine, kaderci yaklaşımlarına ve o eşsiz mizah refleksine dayanan bir zemine oturuyor. Ama eleştirmenlerimiz filmin sınıf farklılıkları konusunu daha derin işleyebilme fırsatını “ıskaladığını” belirttiler. Filmin böyle bir hedefi yok ki “ıskalasın.” Kelimeyi tırnak içine aldım çünkü kendi kafalarındaki hayali hedefi tutturamayan herkesi ıskalamakla itham eden bir sinema çevresi türedi son yıllarda. Ayrıca orijinal filmde olmayan bir derinliği filme ekleyerek mizah-drama dengesini bozmanın da filme ne katkısı olacaktı ki?!

Film, “Bu işler böyledir, birisi çıkar herkesi geçer” cümlesinden itibaren, kimsenin beklemediği ihtimallerin hayatı nasıl değiştirebileceğini de anlatıyor bir taraftan. Refik ve Ferruh’un buluşması, yalnızca iki farklı sınıftan insanın yan yana gelmesi değil; Türkiye toplumundaki dayanışma kültürünün, mahalle mizahının ve “hayat böyle işte”’ciliğimizin sinemaya taşınması. Senaryo, bu yerelleştirmeyi zorlama bir şekilde yapmıyor; karakterler doğal bir akış içinde Türkiye’nin sokaklarından, okullarından, pazarlarından, hastanelerinden çıkıp geliyorlar. Film, The Intouchables’ın gölgesinde kalmak yerine, Türkiye’den bir hikâye anlatıyor. Hatta The Intouchables’ı izlemediyseniz, filmde size yapay, bu ülke topraklarına ait hissi vermeyen hiçbir sahne görmezsiniz. İzleyenler de kafasında devamlı orijinal filmi çevirip durmayacaktır, takıntılı değilse durmamıştır da bence zaten.

soyut disavurumcu bi̇r dostlugun anatomi̇si̇ veyahut yan yana 3

Oyunculuk: Feyyaz Yiğit’in Ustalık Gösterisi

Haluk Bilginer’in Refik karakterini canlandırırken gösterdiği kontrollü ve içselleştirilmiş oyunculuk zaten beklenen bir mükemmellik. Niyeyse “Haluk Bilginer hep aynı oynuyor da bize mi mükemmel geliyor acaba?” diye bir eleştiri yapılmış ona da. Bir oyuncuyu seversiniz, sevmezsiniz o ayrı konu ama bir oyuncu oynadığı her filmde çıtayı daha yukarı taşıyabilir mi? Bu nasıl bir başarı skalası? Kaldı ki senaryoyu okumadık, belki de senaryoda tam da filmdeki karakteri oynaması yazıyordu ve yönetmen de tam perdede gördüğümüz karakteri oynamasını istedi; oyuncu %100 oynadı belki. Bu parametreleri bilmeden eleştirmek ne kadar doğru? Şunu da ayrı bir kefeye koyayım yine de, oyumcu ağlamak, sinirli şekilde gülmek vb. rollere bariz şekilde girememiştir, karakterin dokusunu bozmuştur, onu her türlü eleştirelim. Haluk Bilginer’i geçersek, filmin gerçek sürprizi, Feyyaz Yiğit’in Ferruh yorumu. Yiğit, karakterini karikatürize etmeden, klişelere düşmeden, ama aynı zamanda Türkiye’nin sokak enerjisini, espri anlayışını ve o kendine özgü hayat felsefesini perdede canlandırıyor. Ferruh’un bedensel enerjisi, mimikleri, ses tonu yerli yerinde oturuyor. Yiğit, karakterin duygusal derinliğini de ihmal etmiyor; Ferruh sadece komik bir tip değil, aynı zamanda hayatın zorluklarıyla boğuşan, bir çıkış yolu arayan, umudunu kaybetmemiş bir insan. Bu çok katmanlılık, Yiğit’in oyunculuk yeteneğinin ne kadar geniş bir yelpazeye sahip olduğunu gösteriyor. Ona da “kendisini oynuyor gibi” diye bir eleştiri yapılmıştı. Eğer kendisini oynamayı başarıyorsa Feyyaz Yiğit mükemmel bir oyuncuymuş. Çünkü özellikle tiyatrocular çok iyi bilir ki en zor şey kendisi gibi olmanın rolünü yapmaktır.

Biraz Da Eksikler

Filmin bence en büyük kaçırılan fırsatı, IMAX formatıyla çekilmesine rağmen bu teknik potansiyeli görsel olarak yeterince kullanamaması. IMAX, sadece daha büyük bir ekran değil; seyirciye sinemasal bir deneyim sunan, derinlik hissi yaratan, mekânların ihtişamını ve karakterlerin duygusal yoğunluğunu büyüten bir formattır. Christopher Nolan’ın Oppenheimer (2023)’ında, Denis Villeneuve’ün Dune serisinde ya da James Cameron’ın Avatar filmlerinde gördüğümüz gibi, IMAX formatı geniş açılı çekimlerle, manzara planlarıyla, karakterlerin mekân içindeki konumlarını vurgulayan kompozisyonlarla anlam kazanır. Yan Yana ise büyük ölçüde iç mekânlarda geçen, yakın ve orta planlarla ilerleyen bir film. Refik’in villası, Ferruh’un mahalleleri, İstanbul’un sokakları… Tüm bunlara IMAX’in görsel gücünü sergileyebileceği muazzam planlar eklenebilecekken, film bu potansiyeli yeterince kullanamıyor. İstanbul’un silueti, Boğaz’ın muhteşem manzaraları, şehrin karmaşık dokusunu yansıtan geniş planlar çok kısa sürelerle geçiştiriliyor (dikkatimden kaçtığını sanmıyorum ama bu sahnelerin sayısı bir elin parmaklarının sayısını geçmez). IMAX’le çekilmiş bir filmden beklenen o nefes kesen anlar, o “sinemada olmak için değer” hissi maalesef eksik kalıyor. Gerçi kalmasaydı ne olacaktı, az sayıdaki IMAX salonu haricindeki salonlarda zaten o hissi alamayacaktık, Anadolu’daki pek çok sinema salonunda lümen ayarları kısık seviyede olduğu için soluk bir görüntüye bakıp kalacaktık. Filmin bu eksi yönü sinemaseverlerin çoğu için iyi olmuş bir yerde.

Duygusal Ton Veyahut Film İncelemesi Sonucunun Dışavurumu

Filmin mizah anlayışı genel olarak başarılı, ben güldüm açıkçası. “Mimik oynamadı” yorumunu yapan birileri illaki olmuştur; yüz felci falan değilseniz bu filmin bir yerinde mimiğiniz oynar, gülersiniz. Filmde abartısız bir duygusallık da yer alıyor. Büyük mucizeler vaat ederek ilerleyen bir anlatı yok; bunun yerine günlük hayatın içinden sızan minik umut kırıntıları tercih edilmiş (orijinalinde de bu şekilde). Ferruh’un dediği gibi: “Masal dediğin azıcık mutlu bir şeydir.” Film de tam olarak bunu yapıyor: Seyirciye azıcık mutluluk, azıcık sıcaklık, azıcık umut veriyor. Ve bunu yaparken didaktik olmaktan, ders vermekten kaçınıyor. İki karakterin dostluğu, hayatın zorluklarına karşı küçük bir direniş, küçük bir masal oluyor.

Ayrıca filmin müzikal seçimleri de başarılı. “İtfaiye” şarkısı, filmden çıktıktan sonra günlerce zihninizde yankılanacak türden (ben iki gün boyunca dinledim, sonra tadında bırakmaya karar verdim). Zaten internet ortamında da şarkı epeyce paylaşıldı.

soyut disavurumcu bi̇r dostlugun anatomi̇si̇ veyahut yan yana 2

 

Sonuç olarak Yan Yana, bir uyarlama olarak başarılı; orijinaline saygı duyarken kendi kültürel kimliğini kurmayı başaran, Haluk Bilginer ve özellikle Feyyaz Yiğit’in mükemmel performanslarıyla ayakta duran, samimi ve sıcak bir film. Ancak IMAX formatının sunduğu görsel potansiyeli yeterince kullanamaması, teknik bir kayıp olarak not düşülmeli (harcanan paraya yazık).

Yine de Türk sinemasının uyarlama yapma kapasitesini ve yerel hikâye anlatma gücünü gösteren önemli bir örnek; şahsen ben üniversitede “uyarlama” üzerine bir konu anlatacak olsam öğrencilerimle karşılaştırmalı olarak bu filmi incelerim. 2025 yılında açılış haftasında en çok seyirci tarafından izlenen film rekorunu kırması tesadüf değil; iyi filme hasret kalmışken ilaç gibi geldi. Seyircinin, samimi, içten ve kendi kültürel kodlarıyla konuşan hikâyelere hâlâ ilgi duyduğunu da görmüş olduk. Ve bu, Türk sineması için umut verici bir işaret. Herkese sinema dolu günler dilerim.