Home > İnceleme - Analiz > Sırat: Çölün Kalbinde Bir Köprü, Umudun Sonunda Bir Dans

Sırat: Çölün Kalbinde Bir Köprü, Umudun Sonunda Bir Dans

Óliver Laxe’nin dördüncü uzun metrajı Sirāt, sinemanın geleneksel anlatı yapısının kısıtlamalarını gevşetiyor ve görüntülerin açıklamaktan çok uyandırmak için var olduğu mesajını bize çok başarılı şekilde iletiyor. Film, izleyiciyi rahat bırakmıyor, aksine sarıyor, rahatsız ediyor, sonra bir köşeye sıkıştırıp beklenmedik bir yumrukla karşı karşıya bırakıyor. Daha önce de Sirāt’ın 2025 yılının en değişik filmi olduğunu yazmıştım.

“Sirāt” kelimesi Arapça’da hem “yol” hem de “köprü” anlamına geliyor. İslam inancında, cehennem ile cennet arasındaki o kıldan ince, kılıçtan keskin köprü. Laxe’nin filmi de tam olarak bu metafor üzerinden ilerliyor: Karakterler, hayatın ve ölümün, umudun ve umutsuzluğun arasında bir yerde, düşmemek için dengeleri koruyarak ilerlemek zorunda.

Film, neredeyse 15 dakika boyunca diyalogsuz bir açılış yapıyor. Eller hoparlörleri monte ediyor, bass Fas çölünün kaya oluşumlarında yankılanıyor, vücutlar elektronik müziğin ritmine teslim oluyor. Kamera, filmin orijinal müziğiyle ustaca dans ediyor. İlk anlardan itibaren Sirāt, bir his, bir duygusal atmosfer filmi olduğunu ilan ediyor.

Festivalde dans eden yüzlerce Avrupalı göçebe, toplumun kenarında, çökmekte olan bir uygarlığın gölgesinde güvenli bir liman arıyor ama bu sığınak çok geçmeden çöküyor. Çünkü dışarıda, haberlerde yankılanan bir şey var: İç savaş.

Bir Baba, Bir Oğul, Bir Kayıp

Luis (Sergi López), aylardır kayıp olan kızı Mar’ı arıyor. Oğlu Esteban (Bruno Núñez Arjona) ve köpekleriyle birlikte güney Fas çöllerine gelmiş, elektronik müzik partilerinde kızını aramaya çalışıyor. Luis, bu dünyaya yabancı; elektronik müzik, göçebe yaşam tarzı, özgürlük arayışı… Hepsi ona uzak. Ama kızını bulmak için bu yabancı dünyaya adım atmak zorunda.

Silahlı askerler festivali boşalttığında, içlerinden bir grup daha derinlere, bir sonraki partiye doğru yola çıkıyor. Luis, kızını bulma umuduyla onlara katılıyor. Bu gruptakiler, Jade (Jade Oukid), Bigui (Richard Bellamy), Steff (Stefania Gadda), Josh (Joshua Liam Henderson), Tonin (Tonin Janvier) isimlerinde farklı dillerde konuşan, farklı kültürlerden gelen, ama müzikte ortak bir dil bulmuş insanlar. İçlerinden ikisinin eksik uzuvları var. Ortak noktaları ise, hepsi bir şeylerden kaçıyor, bir şeyleri arıyor.

sirat colun kalbinde bir kopru umudun sonunda bir dans 2

Çölün Sonsuzluğunda Kaybolmak

Mauro Herce’nin sinematografisini, filmin başarılı noktalarından biri olarak gördüm; çölün büyüklüğünü, ıssızlığını, güzelliğini ve tehlikesini yakalıyor. Dağların arasından geçerken, dar yollar uçurumların kenarından uzanıyor. Her kare, incelikle düşünülmüş.

Ancak filmin gerçek gücü, ses tasarımında yatıyor. Laia Casanovas’ın ses kurgusu, elektronik müziğin bas vuruşları, rüzgârın uğultusu, ayak seslerinin yankısı, yeri geldiğinde de sessizlik konusunda çok iyi. Her ses, gerilimi derinize işliyor. Özellikle elektronik müzik sahneleri filmin ritmini belirliyor. Kangding Ray’in müziği, ham ve içgüdüsel teknodan başlayıp giderek daha rafine, neredeyse elle tutulamaz bir işitsel dokuya dönüşüyor. Müzik sadece bir arka plan olmaktan çıkıp anlatının bir parçası haline geliyor.

Laxe’nin de belirttiği gibi: “Bir görüntü hayal ettiğimde, onun sesi de var. Bunlar ayrı şeyler değil. Sirāt’ın anahtarı da bu: Görüntünün nerede bittiğini, sesin nerede başladığını bilemezsiniz.”

Öngörülemeyen Dönüşler

Sirāt’ın en büyük gücü, beklenmedik dönüşlerinde yatıyor. Zaten benim “en değişik” dememin asıl sebebi de bu dönüşleri. Filmde uzun süre hiçbir şey olmuyor, sadece araçlar ilerliyor, karakterler bilinmeze bakıyor; bir şey olacağını tahmin ediyorsunuz, beyniniz tetikte ama olamaz, en beklemediğiniz anda, hayal bile edemeyeceğiniz kadar kötü bir şey oluyor.

Laxe, bu numarayı üç, dört kez tekrarlıyor. Her seferinde daha da şok edici olmayı başarıyor. Jenerik akarken, tamamen sarsılmış ve şaşkın bir halde kalıyorsunuz. Ama bir şeylerin eksik kaldığı hissini de içinizden atamıyorsunuz.

Sirāt, yüzeyde bireysel bir arayış hikâyesi gibi görünse de, altında politik bir katman da var. Film, Batı dünya görüşüne gömülü güvenlik yanılsamalarını sorgulayan derin bir düşünceye sahip. Laxe, istikrar varsayımlarımıza meydan okuyor; hem fiziksel hem duygusal olarak güvendiğimiz yapıların, hayatın rastgeleliği karşısında ne kadar kolay sarsılabileceğini gösteriyor. “Tanrı” metaforu, acımasız bir güç olarak rejimleri, savaşları, göçleri çağrıştırıyor.

Film ayrıca, maddi yoksulluk ve sürekli güvensizlikle işaretlenmiş bölgelerde yaşayanlara derin bir empati duygusu aşılıyor. Batı konforundan çok uzak bir gerçekliğe daldırarak, “biz” ve “onlar” arasındaki mesafeyi yıkıyor. Garantisiz bir yaşamın ağırlığını, kısacık da olsa, hissetmemizi sağlıyor.

“Olmazsa Olmaz” Değil, Ama…

Sirāt, kolay bir film değil, zor bir film de değil. O yüzden rahatsız ediyor, açık cevaplar vermiyor, güvenli bir anlatı sunmuyor. Laxe, sinemada görüntülerin ve seslerin gücünü hatırlatıyor; açıklamaktan çok uyandırmak için var olduklarını çok net hissettiriyor.

Film, çölün ıssızlığında, elektronik müziğin ritmine teslim olmuş bedenlerde, bir babanın kayıp kızını arayışında, umudun tükendiği yerde hayatın ne anlama geldiğini soruyor. Cevap vermiyor, ama o boşluğu bırakıyor. Fakat sonunu size de bırakmıyor.

sirat colun kalbinde bir kopru umudun sonunda bir dans 3

Óliver Laxe’nin belirttiği gibi (filmini övmeyi seviyor ne yapalım): “Sirāt bir heykel, bir canavar, canlı bir varlık!” Ama kabul etmeliyim, Sirāt sadece izlenen bir film değil, aynı zamanda deneyimlenen bir yolculuk gibi. Bizi öngöremediğimiz yollarla sarsmak, rahatsız etmek, sonra bir köşeye sıkıştırıp beklenmedik bir yumrukla karşı karşıya bırakmak için iyi tasarlanmış bir film. Yine de bir başyapıt, kült ya da ikonik yapım olduğunu düşünmüyorum; ritmine kapıldım.

Hepinize sinema dolu günler dilerim.