Bu incelememde Amerikan sinemasının yaşayan en büyük yönetmenlerinden biri olarak görülen modern Kubrick gibi manasız bir yakıştırma yapılan Paul Thomas Anderson’ın son işi olan One Battle After Another (Savaş Üstüne Savaş)’ın neden kötü bir proje olduğunu anlatmayı hedefliyorum. Yüksek ihtimalle önümüzdeki Oscar töreninde bütün Oscar’ları toplayacak veya bir diğer ilgiyi o kadar da hak etmeyen bir yapım olan Sinners’a kaptıracak bu film pek çok üzücü temel ve basit hatalar barındırıyor. Paul Thomas Anderson gibi stüdyolar ve yapımcılar önünde korkunç bir güç ve otoriteye sahip olan bir adamın böylesine bir güç içerisinde nasıl başarısız bir film çıkarttığı belki de sanat yapım aşaması ile ilgili temel bir fikir veriyor. Gençliğinde; sektördeki ilk yıllarında çıkardığı Hard Eight, Punch – Drunk Love gibi atmosfer anlamında çok başarılı filmlerin yanında karşısına hiçbir engel bulamadığı bu yıllarda yaptığı filmleri koyduğumuz vakit birtakım üzücü gerçekleri görebiliyoruz. Sanatçının önünde bir engel bulunması ve bu engel altında yaratıcılığının zirvesine çıkması Paul Thomas Anderson’ın bu güçlü yıllarını maalesef ıskalıyor.
Sansasyonel Açılış Manipülasyonu
Filmin açılış sahnesinde French 75 adı verilen grubun kampı basarak Sean Penn’in oynadığı Lockjaw karakterini yakaladıklarında karakterin ereksiyon olduğu sahne bize çok temel bir manipülasyon ve basitliğe kaçma yöntemini gösteriyor. Anlatıya katkısı korkunç derecede yapay ve zorlama olsa bile sadece sansasyonel bir açılış yaparak seyirciyi kandırma derdi ile yapıldığı anında belli oluyor. Sinemanın zaten seyirciyi kandırmak üzerine bir sanat olduğu yönünde eleştiriler çok doğal olarak gelebilir. Fakat bu kandırma film boyunca organik bir süreç içinde gelişirse bu yapıtı iyi bir konuma yükseltir. Başlangıçta yapılan sansasyonel açılışı eğer sansasyonel birtakım süreçlerle devam ettirilmezse ve sadece kurguyu belli yönde ilerletmek için tembel bir öge olarak kullanılırsa burada bir samimiyet problemi aranır. Böyle sansasyonel bir açılışı yaptıktan sonra Lockjaw karakterinin motivasyonları hakkında hiçbir derinlikli yapı oluşturulmaması da bir diğer samimiyet problemi olarak göze çarpıyor. Eğer bu sahneden sonra da aradaki ilişki ve karakter yapılarını detaylıca işleseydi bu sahne hoş bir sahne olacağı gibi anlatıya doğrudan etkili olarak senaryoda da önemli bir yer alacaktı. Paul Thomas Anderson bu yolu seçmeyerek daha baştan nasıl bir filmle karşı karşıya olduğumuzu bize fark ettirdi.
Kurgu Oluşturmada Üşengeçlik
Yine kurguyu ilerletmek için tembelce tercih edilen bazı ögeler inanılmaz derecede göze batıyor. Filmin klasik, klişe bir Hollywood aksiyonundan bile mahrum kalmasına yol açan bazı mantık hataları Paul Thomas Anderson filmografisinin geleceği için endişelere itiyor. Bu mantık hatalarına bir örnek olarak Lockjaw karakterini başlı başına verebiliriz. Polislerin yakaladığı vakit sanki ülkenin en azılı terör örgütü başkanını yakalamış gibi tepki verdiği ve sevindiği bir insanı Lockjaw’ın defalarca bulup hatta otele davet edip ondan çocuk yapabilecek kadar iyi bir şekilde yönetebilmesi oldukça zorlama bir anlatıya yol açıyor. Paul Thomas Anderson’ın bu karakteri yazarken ki motivasyonunu anlayarak ikonik bir kötü karakter oluşturmak konusunda ne kadar başarısız olduğunu bir daha görüyorum. Yenilmez ve adeta tanrısal figürde bir mantıksızlığı olan bu karakterin motivasyonlarını yeterince anlamadığımız için duygusal dönüşümlerine de izleyici olarak dahil olamıyoruz. Bir diğer mantık hatası ve göze batan bir ayrıntı olarak filmin sanki modern günümüz Amerika Birleşik Devletleri’nde değil de Güney Amerika’da rastgele kanunsuz bir kasabada geçiyor gibi davranılmasını söyleyebiliriz. Bu durum belki güvenlik kameralarının ve modern izleme yöntemlerinin olmadığı geçmiş bir Amerika’da yaşanıyor olsa görmezden gelebilirdik fakat bu haliyle oldukça göze batan bir kurgu tembelliği olarak duruyor.
Her Şeye Dalıp Hiçbir Şey Başaramamak
Paul Thomas Anderson’ın sınırsız yetki ve güç altında saçmalamasının bir sonucu olarak genel bir kafa karışıklığı filme hakim oluyor. Filmde pek çok ayrı konuyu, temayı ve karakteri anlatmaya çalışırken bunlardan hiçbirisini tatmin edici bir biçimde işleyemeyerek iki saat kırk iki dakikalık bir zaman kaybı yaratıyor. Film öncelikle sanki sansasyonel ve bize yeni bir tez verecek aksiyonvari ama politik bir film gibi açılıyor sonra ilk sansasyonel sahne ile cüretkar bir film geleceğine yönelik bir izlenim veriyor. Bütün bunların ardından hayattan sıkılmış eski devrimci minvalinde bir anlatıya bağlıyor ve Leonardo Dicaprio’nun oynadığı eski devrimci Bob Ferguson karakterinin yıllar geçtikten sonraki haline odaklanıyor. Sonra bu anlatıyı da çöpe atarak derin bir kurgu yaratacakmış gibi bir sürü farklı karakter gösterdikten sonra aksiyon kovalamaca fikrine dönüşünü yapıyor. Maalesef karakterlerin hiçbir tanesini iyi ve derinlikli çizmediği için en sonda Fast and Furious basitliğinde bir kovalamaca sahnesinden sonra yaratamadığı yapmacık baba kız draması ile iyice neden bu filmi izlemek için oturdum düşüncesine itiyor. Yolundan çıkarak bütün temalara değinmeye çalışıyor fakat bu temalardan hiçbirine detaylıca eğilmediği için ne tarz bir film izlediğimiz konusunda fikir sahibi olamıyoruz. Eğer bu temalardan birini seçseydi ve bu tema içerisindeki karakterleri karikatürize etmeden derinlikli çizseydi filmi iki saat kırk iki dakika yapmadan da çok hoş ve oturaklı bir yapıda tutabilirdi. Eğer bu temaların hepsini korumaya devam etseydi ve bunu yaparken senaryo üzerine daha fazla çalışarak organik bir yapı kursaydı da başyapıt niteliğinde bir iş çıkarabilirdi fakat bu haliyle vasatın altında kalıyor.
Filmin başlarında çok alakasız bir şekilde ortaya çıkan gizli cemiyet saçmalığı da hiçbir yere bağlanmadan basit bir öge olarak tutuluyor. Bu yapının gücü ve etki alanı doğru düzgün işlenmeden yan bir öge olarak çok kötü bir yüzeysellikte bırakılıyor. Osman Sınav’ın bile daha iyi kurduğu bu gizli cemiyet meselelerinde Paul Thomas Anderson’ın başarısızlığı ve kurguyu düzgün bir çizgiye oturtamaması üzücü bir ayrıntı olarak görüyor, anlam veremiyoruz.
Tembellikten Mesih Yaratmak
Bu filmde Paul Thomas Anderson’ın yarattığı bütün olaylar sadece ekranda önümüzden geçiyor ve biz ekrana sadece gözlerimizle bakıyoruz. Olayların her seferinde nasıl daha fazla yapmacık bir şekilde bağlanabileceği hakkında tahmin yürütüyoruz. Gözümüzün önünden geçen birtakım sahne ve olaylar sadece gözümüzün önünden geçiyor ve bir diğerine bağlanıyor. Bu bağlanmalar da yapmacık şekilde oluşturulduğu için iyice irite edecek bir seviyeye geliyor. Karakterleri hep kurtaran bir mesih çıkması ve bunun üzerinden bir ikoniklik yaratmaya çalışılması oldukça yüzeysel görünüyor. Örneğin Benicio Del Toro’nun oynadığı Carlos karakterinin hiçbir motivasyonu ve karakter yapısı izleyiciye sunulmadan sadece ikonik bir iyi karakter ve kurguyu rahatlatacak bir kurtarıcı olarak kullanılması senaryo yapısının basitliği konusunda bir fikir veriyor. Yine aynı şekilde bu kişileri yakalayacak bir diğer ikonik ama bu sefer kötü bir karakter ihtiyacı da Sean Penn’in oynadığı Lockjaw karakterini oluşturuyor. Önceki paragraflarda söylediğim gibi Paul Thomas Anderson ikonik bir kötü karakter çıkarmayı hedeflediğinden dolayı yenilmez, vurulsa bile kalkıp yoluna devam edebilen ve yine motivasyonları anlaşılmayan bir karaktere sebebiyet veriyor.
Görmezden Gelebilir miyiz?
Eğer Paul Thomas Anderson; bu filminde izleyiciye anlattığı konular hakkında yeni bir tez, fikir verseydi filmin bir sinema eseri olarak kötülüğünü görmezden gelebilirdik. Fayda zarar analizi yaparak filmin verdiği fikirsel anlatı güçlü basıyor diyerek sanatsal vasatlığını görmezden gelirdik. Fakat maalesef filmin fikirsel derinliği sanatsal derinliğinin bile altında kalarak yılın en yüzeysel filmlerinde ilk sıralara aday oluyor. Sanki fikirsel olarak yeni bir tez sunacak politik bir filmmiş gibi etrafta lanse edilen pazarlaması yapılan bu film yüzeysellikte çığır atlıyor. Bu sebeplerden dolayı filmin sanatsal berbatlığını görmezden gelelim derken fikirsel basitliğine takılarak DiCaprio’nun müthiş oyunculuğuna rağmen iyice işin içinden çıkamıyoruz.
Engellerin Yaratıcılığa Yol Açması
Sanat üretim yolunda birileri tarafından veyahut kişinin kendi koyduğu birtakım engeller, aslında yaratıcılığa doğrudan etkide bulunabilir. Lars Von Trier’in The Five Obstruction filminde de görebileceğimiz gibi inovasyonun en büyük etkeni olarak engelleri, esnek bir biçimde kullanabiliriz. Eğer hiçbir engel olmadan ve sınırsız bir yetki, güç ile bir üretim yoluna çıkılırsa bir rakip ve denetleyici yapı olmadığından dolayı kişi saçmalayabilir. Sonuç olarak da usta yönetmenlerden bu tarz filmleri, daha fazla görmeye başlayabiliriz. Kariyerinin başlarında Punch – Drunk Love gibi atmosferik olarak çok başarılı veyahut üç saatlik uzunluğuna ve farklı bir sürü karakter barındırmasına rağmen kurgusal olarak çok iyi olan filmleri üreten Paul Thomas Anderson’ın günün sonunda bu tarz bir filme düşmesi, bu dediklerime çok açık ve üzücü bir kanıt olarak yorumlanabilir. Bugünlerde çok göklere çıkarılsa da bundan elli yıl sonra Paul Thomas Anderson filmografisinin zayıf bir halkası olarak görüleceğine hep birlikte tanıklık edeceğiz. Bütün bu olayların üzücü bir tarafı olarak belki de bu güçte yönetmenlerin kendi yapıtlarına aşık olduklarını kabul etmemiz gerekiyor. Yüksek bir ihtimalle Anderson daha yüksek bir gururla bundan daha kötü bir filmle beş yıl sonra çıktığında o filme gitmek yerine evinizde Punch – Drunk Love veya Magnolia açmanızı şiddetle öneriyoruz.
