Girizgah
Geçenlerde, epeydir izleme listemde olan, yakın zamanda vefat eden, When Harry Met Sally, Stand By Me, The Princess Bride gibi birçok farklı türden ikonikleşmiş filmlerin yönetmeni olan Rob Reiner’ın yönettiği Misery filmini kendisini anmak amacıyla izledim. Eserleriyle yalnızca edebiyata değil, sinemaya da azımsanamayacak kadar katkısı olan korku yazarı Stephen King’in romanından uyarlama olduğu oldukça hissedilen bir filmdi tabii ki. Bu yazımda hem film üzerine bir inceleme yapacağım, hem de film üzerinden güncelliğini koruyan bazı meselelere değineceġim.
Film Ne Anlatıyor?
Annie Wilkes adlı karakter, arabasıyla tenha bir yerde kaza yapan yazar Paul Sheldon’ı kurtarır ve evine götürür. Annie Wilkes, tutkulu bir okur ve yazarın ‘hayranı’ olan akıl hastası bir kadındır. Yazarın kitaplarını hayranlıkla okuyan Annie Wilkes, yazarın Misery serisinin henüz basılmamış son kitabını okur ve bu seriyi öylesine merkezine almıştır ki, kitabın sonundan nefret eder ve ilaçlarla, şiddetle yazarı alıkoyar ve ona kendi istediği gibi bir son yaptırmak için işe koyulur. Film ilerledikçe yalnızca Annie Wilkes’ın ne kadar karanlık ve problemli bir karakter olduğunu görmekle kalmayıp aynı zamanda Paul Sheldon’ın kıvrak zekasıyla bu karakterle nasıl baş etmeye çalıştığına da şahit oluruz. Yaşanmış bir olayın bittikten sonraki etkisine ve travmaya göz kırpan sonuyla da film biter böylece.
Hayran ve Hater Olmak Arasındaki O İnce Çizgi
Bence bu filmin asıl başarısı, nefretin hayranlığın arkasına nasıl sinsice saklanabileceğini ustalıkla ifşalamasındadır. Annie Wilkes karakteri, çok titizlikle ele alınabilecek; Tanrı kompleksi, yalnızlık vs. gibi birçok yerden yorumlanabilecek bir karakter fakat benim filmde onunla ilgili asıl ilgimi çeken şey, onun görünenin aksine Paul Sheldon’ın hayranı değil, aksine ‘bir numaralı’ hateri olmasıydı. Bu karakter, Sheldon’ın eserlerini öylesine hayatının merkezine almış ki, Sheldon’ın eserlerinde kendisinin hoşuna gitmeyen en ufak bir kırılma, bu yazarı onun gözünde dünyanın en kötü insanı yapmaya yetiyor. Bu haliyle bu karakter, bir ‘hater’ değilse nedir? Zaten hater olmak ve hayran olmak arasında çok ince bir çizgi olduğunu düşünüyorum. Birinden nefret etmek için belli bir miktar hayranlık da duymak gerekir. Hayranlık, kulağa çok olumlu bir anlam taşıyormuş gibi gelse de aslında altı doldurulmuş haterlığın kuzenidir. Bu karakter de Paul Sheldon’a değil, onun o yarattığı evrenin kendi kafasındaki versiyonuna aşık. Bu evreni bozmaya kalkan Paul Sheldon’ın kendisi olduğu zaman Annie Wilkes, Paul Sheldon’a onu öldürmek isteyecek kadar sinirlenebiliyor. Cancel culture’ı bile benzer bağlamda ele almak mümkün değil midir?
Annie Wilkes’ın Sosyolojik Yansıması Olarak Cancel Culture
Günümüzde linçlenen sanatçıları düşündüğümüzde, çoğunlukla ‘hater’ dediğimiz tıpkı Annie Wilkes gibi bu sanatçıların işlerini ve söylemlerini bir psikopat edasıyla takip eden büyük bir kesim tarafından linçlendiklerini söylemek mümkün. Elbette neden birilerini linçlediğini bilmeyen, sürü psikolojisine kapılan bir kesim de var illa ki fakat bu ‘hater’ dediğimiz linci başlatan asıl kimseler, en az Annie Wilkes kadar ‘bir numaralı hayran’ denilebilecek tiplerdir nihayetinde. Bütün bu linçledikleri kişilere karşı, aslında kendilerinin kafalarındaki o idealize edilmiş ‘mükemmel’ versiyonlarını bozdukları için büyük bir hayal kırıklığı duyup bunu anlık olarak nefrete dönüştürebiliyorlar. Dolayısıyla bütün bu linç kültürünü, hayranlıktan alakasız görmek hiç yerinde olmaz. Çünkü bütün o kalabalıkların, içinde bir taraflarında yüzleşmek istemediği bir Annie Wilkes olduğunu biliyorum.
İnsanın İrrasyonelliği
Filmle ilgili bir diğer değinmek istediğim nokta, Annie Wilkes’ın bu irrasyonel takıntısına karşı Paul Sheldon’ın rasyonelliği. Paul Sheldon’ın başına gelen olay, çoğu kişinin yaşasaydı paniğe kapılacağı, dehşete düşeceği ve sağ çıkamayacağı bir durum olurdu muhtemelen. Ancak Paul Sheldon, filmin başından beri oldukça rasyonel davranarak hayatta kalmak için sınırlarını sonuna kadar zorluyor. Belki de filmin gerilim yaratmadaki ustalığı burada; esir alınan karakter oldukça rasyonel ve kıvrak zekalı olmasına rağmen bu kadından film boyu bir türlü kurtulamıyor. Bu noktada film, bizlere irrasyonel durumlar karşısında rasyonel kalmanın ne kadar işe yaradığı sorusunu da sorduruyor.
90’lar Filmlerinin Estetiği ve Plastikleşen Sinema
Bu filmle ilgili en beğendiğim şeylerden bir diğeri yaratılan o gerçekçi kış dokusuydu. 90’lar filmlerini izlediğimde hep aynı şeyi düşünüyorum: Görüntüler ne kadar doğal ve sahici. Bunu, son dönemde izlemeye başladığım ve fazlasıyla yapay bir atmosferi olan Masumiyet Müzesi dizisiyle kıyaslayınca daha net fark ettim. Hasret kaldığım bu estetiği yakın zamanda yakalayan filmlerden aklıma bir tek The Holdovers geliyor. Neden artık inanılmaz plastik, yapay ve stüdyo ortamı epey hissedilen, gerçek dışı renk paletlerine sahip, CGI’a boğulmuş yapımları ‘gerçeklik’ gibi satma gereği duyuyorlar? Bunun cevabını bilmiyorum açıkçası, sanırım bazı yapım şirketleri filmleri Denis Villeneuve estetiğinden ibaret zannediyor, ya da zannetmek istiyor. Dijital sterilizasyondan en az benim kadar birçok insanın da rahatsız olduğunu tahmin edebiliyorum fakat bu ısrar nereye kadar gidecek gerçekten merak ediyorum. 2025 yılında gösterime giren birçok filmde de bu sorun söz konusuydu. Filmler ve diziler, o estetiğini zaten kaybetmişti fakat son yıllarda bu durum iyice çığrından çıkan bir hal aldı. Normalde incelemelerimde, filmlerin teknik kısımlarından ziyade anlatısıyla, metniyle ilgilenmeyi tercih ediyorum fakat bu problemi de görmezden gelmek istemedim.
Filme Dürüst Bir Bakış
Filmin muhteşem oyunculukları, görüntü yönetmenliği, atmosfer kurmadaki başarısı gibi birçok iyi yönünü takdir ediyorum ve genel hatlarıyla başarılı bulduğumu da söyleyebilirim. Fakat filmde yer yer bazı olaylar fazla zorlama hissettiriyor. Mesela, Annie Wilkes eve yaklaşırken yazarın hemen odasına geçmesi ve kıl payı paçayı kurtarması gibi durumların sırf bir gerilim yaratılmak için yapıldığı fazlasıyla hissediliyor. Filmin yer yer klişelere düşen anlatısı, filmin özgünlüğüne ve başyapıt olma potansiyeline çelme takıyor. Bunlara ilaveten filmin sonu, o istediği çarpıcılığı vermede çok başarılı olamamış, olması gerekenden daha zarif bitmiş bence. Bu tarz pürüzleri dışında genel hatlarıyla başarılı bulduğum ve izlemeye değer gördüğüm bir film.
