“Bütün mutlu aileler birbirine benzer, her mutsuz ailenin ise kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.”
Yazıya, filmde de doğrudan bahsi geçen bu Tolstoy alıntısı ile başlamak benim için kaçınılmazdı; çünkü Mona Achache’ın yönettiği Le Hérisson / Kirpi, mutsuzluğu toplumsal bir olgudan ziyade, kişisel ve indirgenemez bir deneyim olarak ele alıyor. Paris’te sıradan görünen bir apartman, filmin ana mekanı olmanın ötesinde, düzenin ve normalliğin vitrinidir. Dışarıdan bakıldığında steril, sakin ve sorunsuz görünen bu bina, film ilerledikçe içindeki çatlakları ele veren bir çeşit mikrokozmos haline geliyor. Tolstoy’un sözünü ettiği kendine özgü mutsuzluklar, bu apartmanın daireleri arasında sessizce dolaşıyor; birbirine doğrudan temas etmeden ama sürekli hissedilerek. Bu yazımda Tolstoy’un Anna Karenina romanından bir alıntısı üzerinden bu filmi analiz edeceğim, elimden geldiğince.
Film, mutsuzluğu yüksek sesle dile getirmiyor. Filmde diğer gişe filmlerindeki gibi alışılageldik türden bir isyan, dramatik patlamalar ya da büyük yüzleşmeler yok. Bu filmde mutsuzluk; gündelik hayatın içine sızan küçük jestlerde, bakışlarda ve karakterlerin iç seslerinde beliriyor. Bu yönüyle film, herkesi çekmeyebilir ancak bence son derece yerinde bir anlatı tercihi. Bu filmde hayatın olağan akışı bozulmuyor; ama tam da bu olağanlık, filmin asıl rahatsız edici tarafını oluşturuyor. Çünkü burada sorun, mutsuz olmanın kendisi değil, mutsuzluğun ne kadar normalleşmiş ve bunun getirdiği yalnızlığın herkesçe içselleştirilmiş olduğudur. Sorun, mutsuzluğu olgunlukla karıştıracak kadar buna alışmış olmaktır.
Yan Yana ve Ayrı Dünyalarda Yalnızlık
Renée’nin yalnızlığı bilinçli bir tercihin sonucudur. Toplumsal sınıfın ona biçtiği kapıcı rolünü adeta isteyerek sahiplenmiştir. Bu kimlik, onun için bir çeşit ‘aşağılanma’ değil; aksine bir korunma biçimidir, tıpkı bir kirpi gibi. Renée, görünmez olmayı seçer. Başkalarının ondan bir şey beklememesi, onu açıklama zorunluluğundan da kurtarır. Okuduğu kitapları, kedilerini, dinlediği müzikleri ve entelektüel dünyasını gündelik hayatın arkasına ustalıkla gizler. Bu gizlenme bir eksiklik değil, onun için hayatta kalmanın en güvenli yoludur çünkü insan bazen tıpkı Renée’nin yaptığı gibi kendi kabuğuna çekildiğinde incinmeyeceğine inanır.
Paloma’nın yalnızlığı ise henüz bu tür savunma mekanizmalarıyla yumuşatılmamıştır. O, yetişkin dünyasının tekrar eden klişelerini, sahte mutluluk anlatılarını ve ikiyüzlülüğünü erken yaşta fark etmiş bir karakterdir. Paloma’nın asıl derdi zannedilenin aksine hayatın anlamsızlığı değildir; bu anlamsızlığın herkes tarafından büyük bir ciddiyetle sürdürülmesidir. İnsanların ‘normal’ dediği şey, ona fazlasıyla yapay ve samimiyetsiz gelir. Bu sebeplerle Paloma’nın yalnızlığı daha serttir, daha çıplaktır ve daha huzursuzdur.
Film, bu iki yalnızlığı bir çözüme ulaştırmakla ilgilenmiyor, ilgilenmemeli de. Renée ile Paloma’nın ilişkisi, bir kurtuluş hikayesi değildir keza. Aralarında kurulan bağ, birbirlerinin hayatını düzeltmez; sadece birbirlerini fark etmelerini ve bir nebze olsun anlayabilmelerini sağlar.
Kirpi, tam da bu noktada, Tolstoy’un anlatısındaki mutsuz ailelere benzer biçimde, yalnızlığı özgün, tekil ve indirgenemez bir deneyim olarak ele alır. Yan yana yaşanan ama asla tam olarak paylaşılamayan bu yalnızlıklar, filmin asıl duygusal ağırlığını oluşturur.
Hayatla Barışırken Ölmenin Ardındaki Trajedi
Filmin belki de en sert kırılması hepimizi mahveden o Renée’nin öldüğü sahnedir. Renée, dünyayla arasındaki mesafeyi ilk kez gevşetmeye başladığı, görülmenin ve anlaşılmanın mümkün olabileceği bir noktadayken hayattan bir anda kopar. Her ne kadar çarpıcı bir son olsa da bu ölüm, izleyiciye sunulan duygusal bir tokat değil, aslında bilinçli bir hayal kırıklığıdır. Film, burada tam olarak “hayatla barışırsan ödüllendirilirsin” önermesini son derece acımasız bir şekilde tiye alıyor.
Renée’nin ölümü, anlatının tamamlanmasını engeller. Hikaye yarım kalır; tıpkı hayattaki pek çok şey gibi. Bu eksiklik, ironik bir biçimde filmin hikayesinin asıl tamamlayıcısıdır. Film, bizlere anlam arayışının hiçbir zaman güvenli bir zemine oturmadığını hatırlatır. Anlam belki bulunabilir, hissedilebilir ama asla garanti değildir.
Paloma açısından bakıldığında ise bu ölüm, mutlak bir yıkımdan çok kırılgan bir farkındalığa dönüşür. Hayatın bir anda anlamlı hale gelmesi mümkün değildir ama belki de hayat bütünüyle de reddedilemeyecek kadar karmaşıktır. Yine de film, umudu yüceltmez. Onu soğuk bir biçimde geçici, kararsız ve her an yok olabilecek bir olgu olarak anlatır. Buradaki umut, mutlu son vadetmez; yalnızca yaşamayı bir nebze mümkün kılar.
Kapanış
Özetleyecek olursam Kirpi, Tolstoy’un mutsuzluk fikrini modern bir bağlamda yeniden düşünerek, mutluluğu norm, mutsuzluğu sapma olarak kodlayan anlatılara sessiz ama oldukça iddialı bir itiraz sunuyor. Film, sıradan hayatların içindeki varoluşsal çatlaklara odaklanıyor ve izleyiciyi bu çatlaklardan bakmaya davet ediyor. Gürültüsüz, iddiasız ama son derece bilinçli bir sinema diliyle, yalnızlığı ve mutsuzluğu patolojik bir vaka olmaktan kurtaran bu film; onları düşünmenin ve var olmanın kaçınılmaz biçimleri olarak konumlandırmayı da ihmal etmiyor.


