Home > İnceleme - Analiz > Hiçbir Yere Varmayan Otoyollar: River of Grass

Hiçbir Yere Varmayan Otoyollar: River of Grass

“İnsanın bildiği her şeyi ardında bırakıp yine de kendini tanıdık bir yerde bulması ne tuhaf…”

Amerikan yol filmleri beni her zaman etkilemiştir. Uçsuz bucaksız düz arazilerin, geniş boş yolların; devasa dünyada bireyin önemsizliğini, varoluşsal sıkışmışlığını daha iyi vurguladığı için belki de.

Kelly Reichardt, debut filmi River of Grass’i “Yolsuz bir yol filmi, aşksız bir aşk hikayesi, suçsuz bir suç hikayesi” olarak tanımlar. Gerçekten de mutsuz bir ev hanımı olan Cozy ve otuzlarında aylak bir adam olan Lee’nin karşılaşması ile kaçış hikayemiz başlar.

Bu kaçış, aslında tam bir kaçış da sayılmaz. Hollywood anlatısındaki gibi şatafatlı değildir. Florida’nın bunaltıcı sıcağı altında beceriksiz bir çiftin, sıkıştıkları hayata bir başkaldırısıdır. Gittikleri yollar bir yere varmaz. Tam da bu uyuşukluğun ortasında, Cozy’nin içsel boşluğundan kopup gelen o yorgun soru yankılanır zihinlerde: “Bir gün aklıma düşüverdi. Bunca otoyol nereye gidiyor?” Aslında hiçbir yere. Otoyollar bir özgürlük vaadi değil, sadece yer değiştiren bir can sıkıntısının asfalta dökülmüş halidir.

İnsanın kendi boşluğundan kaçmak için sığındığı yalanların bir sınırı var mıdır? Çünkü insanlar için sıradanlığın, koca evrende görünmez olmanın ağırlığı o kadar ezicidir ki, aranan bir kanun kaçağı olmak bile hayata katlanılabilir bir anlam katar. River of Grass, uzaklara gitmenin aslında hiçbir yere varamamak olduğunu, insanın ne yaparsa yapsın o tanıdık içsel boşluktan asla kaçamayacağını sessiz ve sarsıcı bir şekilde fısıldar.