Le Feu Follet, sinemanın yüksek sesle konuşmayan ama uzun süre akılda kalan filmlerindendir. Louis Malle, bu filmde dramatik çatışmaların ya da büyük olayların peşine düşmez; aksine, modern insanın içten içe çürüyen bir ruh hâlini, son derece sade ve acımasız bir dürüstlükle perdeye taşır. Film, intiharı bir şok unsuru olarak değil, çoktan başlamış bir vedanın doğal sonucu gibi ele alır. Asıl sarsıcı olan da budur.
Film, alkol tedavisi gören Alain Leroy’un Paris’te geçirdiği son günü izler. Bu “son gün”, klasik anlatıdaki gibi gerilimle örülü değildir. Alain sokaklarda yürür, kafelere girer, eski arkadaşlarını ziyaret eder. Her şey sıradandır. Ancak bu sıradanlık, karakterin iç dünyasındaki boşluğu daha da derinleştirir. Alain, insanlarla konuşur ama kimseye gerçekten dokunamaz; herkesin yanında bulunur ama hiçbir yere ait değildir. Film, yalnızlığı kalabalıklar içinde yaşanan bir durum olarak resmeder.
Le Feu Follet’nin merkezinde, psikolojik bir hastalıktan çok varoluşsal bir tükenmişlik vardır. Alain’in sorunu “iyileşememesi” değil, iyileşmek istememesidir. Hayat ona artık ikna edici gelmez. Çalışmak, üretmek, ilişki kurmak; tüm bunlar dışarıdan bakıldığında anlamlıdır ama Alain için içi boş hareketler hâline gelmiştir. Film, modern dünyanın sunduğu başarı ve entelektüel tatmin vaatlerinin, insanı hayatta tutmaya her zaman yetmediğini sessizce söyler.
Louis Malle’in yönetimi bu ruh hâlini destekleyecek şekilde bilinçli olarak sade tutulur. Kamera çoğu zaman Alain’i uzaktan izler, ona yaklaşır ama asla açıklamaz. Ne dramatik müzikler ne de yönlendirici sahneler vardır. Erik Satie’nin müzikleri melankoliyi büyütmez; sadece orada olduklarını hatırlatır, tıpkı Alain’in içindeki boşluk gibi. Film, izleyiciyi duygusal olarak yönlendirmek yerine onu rahatsız eden bir tanıklığa davet eder.
Film aynı zamanda çevreye yönelik sert bir eleştiridir. Alain’in karşılaştığı insanlar, onunla ilgileniyor gibi görünür; fakat konuşmalar genellikle kendileriyle ilgilidir. Herkes hayata tutunmanın bir yolunu bulmuş gibidir ve bu durum, Alain’in yabancılığını daha da görünür kılar. Le Feu Follet, modern insanın empati kurma konusundaki yetersizliğini ve “anlaşılmış olma” yanılsamasını incelikle deşifre eder.
Filmin sonunda izleyiciye sunulan şey bir çözüm ya da umut değildir. Geriye sadece sessizlik kalır. Bu sessizlik, Alain’in hayatı kadar izleyicinin düşüncelerini de ağırlaştırır. Le Feu Follet, insanın kendisiyle yüzleşemediği noktada ne kadar yalnız kaldığını gösteren bir filmdir. Onu önemli kılan, anlattığı hikâye kadar, bunu anlatırken hiçbir şey dayatmamasıdır. Film bittiğinde cevaplar değil, sorular kalır; belki de gerçek sinema tam olarak bunu yapmalıdır.
