Home > Özel Dosya > Filipinler Sineması: Asya’nın Unutulmuş Sinema Devi

Filipinler Sineması: Asya’nın Unutulmuş Sinema Devi

Bu yazıyı yazmaya karar vermem tamamen bir rastlantıya dayanıyor. 2025 bitmeden öne çıkan bütün filmleri izlemek için yılın son haftasını film izlemeye ayırma kararı aldım ve izlediğim filmlerden biri de yönetmenliğini Shaira Advincula’nın yaptığı Sana Sinabi Mo (2025) filmiydi. Filmi izlerken Filipinler hakkında çok az şey bildiğimi, sineması hakkında ise hiçbir şey bilmediğimi fark ettim. Kendimi aydınlatmak için yaptığım araştırmadan öğrendiklerimi sizlerle de paylaşmak istedim. Filipinler sinemasının tarihini araştırırken fark ettiğim en önemli nokta, Türk sinemasının kronolojisi ile olan aşırı benzerliği oldu.

Güneydoğu Asya’nın en eski film endüstrilerinden birine sahip Filipinler, sinema tarihinde önemli ama sıklıkla gözden kaçan bir yere sahip. 1897’de ilk hareketli görüntülerin Manila’daki Salón de Pertierra’da gösterilmesiyle başlayan bu yolculuk, 128 yıldır devam ediyor.

Filipinler sinemasının doğuşu, sömürge dönemiyle iç içe. 1897’de Antonio Ramos adlı İspanyol bir asker, Paris’ten getirdiği Lumière sinematografı ile yerel sahneleri filme alıyor ve Panorama de Manila (Manila Manzarası), Fiesta de Quiapo (Quiapo Festivali) gibi belgeseller, Filipinler’in sinemasal hafızasının ilk kayıtları oluyor. Her ne kadar kayıtlar İspanyol bir askeri işaret etse de, o dönemde Lumière sinematografını Lumière teknisyenleri olmadan birinin çalıştırmış olma ihtimalini ben çok düşük görüyorum. Meraklı sinemaseverlerin hatırlayacağı üzere aynı yıllarda İstanbul’da da Lumière sinematografı ile çekilmiş görüntüler var ve bunlar Lumière teknisyenleri tarafından filme alınmış.

Filipinler sinemasının asıl dönüm noktası ise 1919 olmuş. José Nepomuceno’nun yönettiği Dalagang Bukid (Köy Kızı), popüler bir Zarzuela oyunundan (Zarzuela, dramatik eylemin şarkı ve konuşmanın dönüşümlü bir kombinasyonuyla gerçekleştirildiği İspanyol veya İspanyol kökenli müzikal tiyatro biçimidir) uyarlanan ilk Filipinler yapımı film olmuş. Nepomuceno da, “Filipin Sinemasının Babası” unvanını kazanmış ve sinema, Filipinler’de bir sanat formu olarak yerini almış.

1920’lerin sessiz sinema döneminde, Alman ve Rus avant-garde’ının etkisi Filipinler’e de ulaşmış. Max Borromeo ve Celestino Rodriguez gibi yönetmenler El Hijo Desobediente (İsyankar Oğul, 1922) gibi yapımlarla yerli sinema dilini geliştirmişler. 1929’da sesli sinema dönemi başlamış ki bu Türkiye’den 10 yıl erken; 1933’te José Nepomuceno’nun Punyal na Guinto (Altın Hançer) filmi, ülkenin ilk tam sesli filmi olarak tarihe geçmiş.

İkinci Dünya Savaşı’nın yıkıcı etkilerinden sonra, LVN Pictures, Sampaguita Pictures, Premiere Productions ve Lebran International gibi dört büyük prodüksiyon stüdyosu kurulmuş. Gerardo de León, Eddie Romero, Lamberto Avellana gibi ustalar, yılda ortalama 350 film çıkaran bir endüstri yaratmışlar. O dönemde çekilen film sayısı ile Asya’da Japonya’dan sonra en çok film üreten ikinci ülke Filipinler olmuş.

Bu dönem sadece sayısal değil, niteliksel olarak da parlak bir dönemmiş. 1952’de Manuel Conde’nin Genghis Khan (1950) filmi Venedik ve Cannes film festivallerinde gösterilen ilk Asya filmi olmuş. Hollywood bile bu başarıdan etkilenip 1956’da yönetmenliğini Dick Powell’ın yaptığı, John Wayne’in başrolünde olduğu kendi The Conqueror (Fatih) versiyonunu çekmiş. Bu filmden de yazıyı kaleme alırken haberim oldu.

1956’da Lamberto Avellana’nın Anak Dalita (Zavallı Çocuk) filmi Asya-Pasifik Film Festivali’nde Altın Hasat Ödülü kazanmış. Stüdyo sistemi zirvedeymiş, yıldızlar parlakmış ve filmler uluslararası festivallerde ödüller alıyormuş. Bu dönemi Filipinler sinemasının ilk zirvesi ya da altın çağı olarak adlandırmak yanlış olmaz.

filipinler sinemasi asyanin unutulmus sinema devi 2

Karanlık Dönem

1960’lar, ticari sinemanın kontrolü ele geçirdiği, “bomba” adı verilen yumuşak porno filmlerin yaygınlaşmaya başladığı bir dönemdi. Adını İspanyolca “bomba” (bomba) kelimesinden alan bu tür, aslında “sex bomb” ifadesinin kısaltmasıydı. Marcos dönemi (Ferdinand Marcos, 1965’te Filipinler Cumhurbaşkanı seçildi; başlangıçta normal bir demokratik lider gibi görünse de, 1972’de sıkıyönetim ilan etti ve ülkeyi 14 yıl boyunca diktatörlük altında yönetti) sansürünün gölgesinde gelişen bu filmler, yumuşak porno içeriğiyle dikkat çekiyordu. İlginç olan şu: Bu filmler o kadar çok üretildi ki, bir dönemin önemli kültürel fenomeni oldular. Ancak bugün, modern Filipinli izleyiciler tarafından büyük ölçüde unutulmuş durumdalar. Bomba filmleri, 1970’lerin sosyal atmosferini, cinsellik ve sansür arasındaki gerilimi ve toplumsal ahlak normlarının dönüştüğü bir dönemi yansıtan birer tarihsel belge niteliğinde. Özellikle sinema araştırmacıları bu yazdığımı çok iyi anlayacaklardır, tarihsel olarak 1960’ların sonuna denk gelen bu erotik film furyası, araştırdığınız ülkenin 1968 hareketi ile olan etkileşimine sosyo-kültürel bir ışık tutuyor.

Yine 1960’ların sonunda stüdyo sistemi çökmüş ve bağımsız yapımcılar ortaya çıkmış. Genç yıldızlar Nora Aunor ve Vilma Santos gibi isimler, gençlik alt kültürünün temsilcisi olmuşlar. Bu dönemde, Filipinler sinemasından Gerardo de León gibi ustalar Noli Me Tangere (1961) ve El Filibusterismo (1962) gibi José Rizal’in ulusal romanlarını sinemaya uyarlayarak, nitelikli filmlerle zor zamanında sektörü ayakta tutmaya çalışmışlar.

1972’de Ferdinand Marcos’un sıkıyönetim ilan etmesiyle birlikte, Filipin sineması tarihinin en ağır sansürleriyle karşılaşmış. Marcos rejimi, sinemayı propaganda aracı olarak kullanmak isteyince, Yeni Toplum Hareketi (Filipinler’deki sağcı bir siyasi parti)’nin ideolojisine uygun filmler teşvik edilmiş, muhalif yapımlar yasaklanmış (ne kadar da tanıdık bir sansür biçimi değil mi?).

filipinler sinemasi asyanin unutulmus sinema devi 3

Ancak sanatçılar direnmiş. 1983’te Lino Brocka ve diğer sanatçılar “keyfi ve anlamsız sansüre” karşı protesto düzenlemişler. Özgür Sanatçılar Hareketi kurulmuş ve sonunda Concerned Artists of the Philippines (Endişeli Filipinli Sanatçılar) örgütüne dönüşmüş.

Tam da bu baskı döneminde, Filipin sinemasının en büyük isimleri ortaya çıkmış. (Bu isimleri ben de yeni öğrendim, o yüzden filmleri hakkında en ufak bir fikrim yok, okuduklarımı aktarmaya devam ediyorum.) Bunlardan ilki olan Lino Brocka (1939-1991), Maynila sa mga Kuko ng Liwanag (Manila’nın Pençelerinde, 1975), Insiang (1976), Bona (1980) gibi filmleriyle, yoksulluğu, sınıf çatışmasını ve kentsel yozlaşmayı acımasızca göstermiş. Marcos rejimine açıkça karşı çıkan Brocka, “Özgür Sanatçılar Hareketi”’nin kurucularından olmuş.

Ishmael Bernal (1938-1996): Manila by Night (1980), Himala (1982) gibi yapımlarıyla toplumsal ikiyüzlülüğü, köktendinciliği ve kentsel yabancılaşmayı işlemiş. Himala, Filipin sinemasının en ikonik filmlerinden biri olarak kabul ediliyor.

Mike de León (1947-2025): Itim (1976), Kisapmata (1981), Batch ’81 (1982) gibi psikolojik gerilim filmleriyle, otoriter rejimin bireyin zihnini nasıl işgal ettiğini göstermiş.

Kidlat Tahimik: 1977‘de Mababangong Bangungot (Parfümlü Kâbus) ile Berlin’de Uluslararası Eleştirmenler Ödülü’nü kazanarak, deneysel ve bağımsız sinemanın öncüsü olmuş.

Karikatürist Severino “Nonoy” Marcelo’nun 1978‘de yaptığı Tadhana filmi de Filipinler’in ilk uzun metrajlı animasyon filmi olmuş. Marcos’un aynı adlı kitabından uyarlanan bu yapım, İspanyol sömürgeciliğini hicveden sürreal bir eser.

Yeniden Doğuş

Artık yakın zamandan bahsettiğimiz için -di’li geçmiş zamanla anlatıma devam edeceğim:

1986’da Halk Gücü Devrimi ile Marcos’un düşmesinden sonra, Filipin sineması ekonomik krizle karşılaştı. Bütçeler azaldı, üretim kalitesi düştü, Hollywood filmleri piyasayı bastı. 1996’da 131 milyon olan sinema izleyici sayısı, 2004’te 63 milyona düştü. Yılda 200 film yapan endüstri, 2006’da sadece 56, 2007’de ise 30 filme kadar geriledi.

Ancak 2000’lerde dijital sinema devrimi, Filipin sinemasını yeniden canlandırdı. 1999‘da Jon Red’in Still Lives filmiyle başlayan bu hareket, düşük maliyetli dijital yapım sayesinde bağımsız sinemacıların önünü açtı. Raymond Red’in Anino (Gölgeler) kısa filmi, 2000’de Cannes Film Festivali’nde kısa film dalında Altın Palmiye kazandı; bu Filipinler sineması için tarihi bir an oldu.

Cinemalaya, Cinema One Originals gibi festivaller, dijital filmlere adanmış platformlar yarattı. Auraeus Solito’nun Ang Pagdadalaga ni Maximo Oliveros (2005), Jeffrey Jeturian’ın Kubrador (2006) filmleri Berlin, Cannes, Venedik festivallerinde ödüller kazandı.

Bu döneme “Filipin Yeni Dalgası” (Philippine New Wave) adı verildi. 2010‘da çekilen Philippine New Wave: This Is Not a Film Movement belgeseli bu akımı dünyaya tanıtmayı amaçlıyordu (ama IMDb’de sadece on kişinin oyladığını görünce bunu başaramadığını anlıyoruz).

2010’lar hem ticari başarıların hem de sanatsal prestijin bir arada yaşandığı bir dönem oldu. 2011‘de Wenn Deramas’ın The Unkabogable Praybeyt Benjamin filmi 331.6 milyon peso gişe yaparak rekor kırdı. Ardından Vice Ganda’nın Sisterakas (2012) ve Girl, Boy, Bakla, Tomboy (2013) filmleri bu rekoru kırdılar.

Aynı dönemde bağımsız filmler de büyük başarı kazandı. 2015‘te Jerrold Tarog’un Heneral Luna filmi, başlangıçta sadece birkaç salonda gösterilmesine rağmen, seyirci ve eleştiri başarısıyla tüm ülkeye yayıldı ve Filipin tarihindeki en yüksek hasılat yapan tarihi film oldu. Bu, kulaktan kulağa pazarlama kampanyalarının gücünü gösterdi.

Antoinette Jadaone’nin That Thing Called Tadhana (2015) ve JP Habac’ın I’m Drunk, I Love You (2017) filmleri gibi bağımsız romantik komedi-dramlar, büyük stüdyoların bütçelerine sahip olmadan geniş kitlelere ulaşmayı başardı.

2016 yılı da Filipin sineması için olağanüstü bir yıl oldu. Lav Diaz’ın yaklaşık dört saatlik siyah-beyaz filmi Ang Babaeng Humayo (Uzaklaşan Kadın), Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan kazandı (filmin izleyiciler tarafından kaç dakika alkışlandığını çok aradım ama bulamadım; demek ki Filipinliler filmlerinin alkışlanma süresini önemsemiyorlar). Aynı yönetmenin Hele sa Hiwagang Hapis (Gizemli Acıya Ninni) filmi Berlin’de Gümüş Ayı aldı. Jun Lana’nın Die Beautiful filmi ise Tokyo’da Seyirci Ödülü kazandı. Üç büyük festivalde kazanılan üç ödül sinemacıları oldukça sevindirmiş olsa gerek.

COVID-19 pandemisi, tüm ülkeleri olduğu gibi Filipin film endüstrisini de derinden sarstı. 2022’de vizyona giren neredeyse tüm yerli filmler 10 milyon peso (170 bin $) hasılat bile yapamadı. Çevrimiçi ve dijital yayın platformları önem kazandı.

Ancak umut verici gelişmeler de oldu. 2024‘te Cathy Garcia-Sampana’nın romantik dramı Hello, Love, Again dünya genelinde 1 milyar pesodan fazla hasılat yapan ilk Filipinler filmi oldu.

Bugün Filipinler, Güneydoğu Asya’nın en güçlü sinema endüstrisine sahip. José Nepomuceno’dan Lino Brocka’ya, Kidlat Tahimik’ten Lav Diaz’a uzanan bu yolculuk, sinemanın sadece eğlence değil, aynı zamanda direniş, kimlik ve özgürlük aracı olduğunu bir kez daha bizlere göstermiş oldu.

Sanırım Filipin sineması, dünya sinemasının unutulmuş hazinelerinden biri ve keşfedilmeyi bekliyor. Keşfettikçe paylaşarak sinemaya ve sinemaseverlere katkı sağlamamız gerektiğini düşünüyorum. Sinemayla kalın, sinemada kalın…

KAYNAKÇA

https://sdfilipinocinema.org/philippine-cinema-history/

https://en.wikipedia.org/wiki/Cinema_of_the_Philippines

https://en.wikipedia.org/wiki/Jos%C3%A9_Nepomuceno

https://en.wikipedia.org/wiki/Southeast_Asian_cinema#Philippines

https://cityonfire.com/zombies-giant-frogs-pinky-lost-filipino-tagalog-film-movie-comic-book-superhero-dc-hunchbacks-the-pinoy-supergirl/

https://classicdaisies.wordpress.com/2017/01/11/history-of-philippine-cinema/

https://www.esquiremag.ph/culture/movies-and-tv/genghis-khan-globe-platinum-a00293-20200812-lfrm