Modern Amerikan sinemasının en ağır başları olan Ethan ve Joel Coen adlı iki kardeşin sinema kültürü üzerindeki etkisi pek çok sinemacıya nasip olmayacak derecede geniş bir etkiyi kaplıyor. Amerikan sinemasına daha piyasa işi olarak bakılan bir dünyada yaptıkları işlerle kendi ülkelerinin sinemasını da sanatsal düzleme çekebilen bir takım amerikan yönetmenlerin içinde en önemli kısımda yer alırlar. Bütün bunlarla kalmayıp postmodernizm, edebiyatta bütün örneğini verip sinemaya henüz yeterince dahil olamamışken bu eksiği de kapatıp postmodernist sanatın sinema bayraktarlığını yapmıştırlar. Bir diğer postmodern sinemacı Tarantino’ya göre çok daha farklı bir hikaye anlatıcılığını tercih ederek kendi farklılıklarını inovatif bir dille ortaya çıkarmışlardır. Bu yazıda da bu hikaye anlatıcılığındaki özeni ve incelikleri en önemli filmlerinden biri olan No Country for Old Men’e dayanarak çözümleyeceğim ve Tarantino gibi diğer postmodernist yönetmenlerden net farkını daha rahat göstermeyi ve haklarını vermeyi amaçlayacağım.
Coen Kardeşler’in hikaye anlatıcılığının devrimselliğini anlamak için No Country for Old Men çok iyi bir örnek teşkil ediyor. Film bir McCarthy adaptasyonu olsa da kendi özgün senaryosundan dolayı ve kitapların filmlerin anlatım diliyle uzaktan yakından alakası olmamasından dolayı filmin bütün kredisini Coenler’e yazacağımı baştan ifade etmeyi uygun görüyorum. Ayrıca zaten bir adaptasyon olmayan kendi tamamiyle özgün senaryolarında da bu yazıda konuşacağım ögelerin hepsini bulabileceğimizi söyleyebilirim. Bu filmi anlatım dili açısından diğerlerinin en kapsamlı özeti olduğu için seçtiğimi ve bir adaptasyon olduğunun farkında olduğumu vurgulamam gerekiyor.
Sıradan Gözükme Cesareti
Film başlı başına bir hedef şaşırtma amacı taşıyarak anlatımını ilerletiyor. İlk bakışta dümdüz western bir kovalamaca filmi olduğunu düşünerek ilerlerken aslında alttan alta dokuduğu bir takım anlamların olduğunu fark etmeye başlıyorsun. Genellikle büyük şeyler hedefleyen filmler veya anlatacak bir şeyi olduğunu samimi olarak göstermek isteyen yönetmenler bunun stresi altında yaptıkları işi fazla açmayı alışkanlık edinirler. Derin gözükmemeye yönelik derin bir korku beslerler. Bundan mütevellit istemsiz bir kasıntılığı ve kendini ciddiye almayı, gösterişi hep az da olsa filmlerinde barındırırlar. Fakat Coen Kardeşler’de bu durumu görmüyoruz çünkü aslında bize çok klişe gözüken bir fikir üzerinden alt anlam aşılayabiliyorlar. Eğer dünya ve akademi Coen Kardeşler’e yeteri kadar önem vermeyip de üzerine düşünmeselerdi çok sıradan bir takım tür yönetmenleri olarak görülebilecekken bunun riskini alıp rezil değil vezir oldular.
Hedef Şaşırtmak ve Sinemacı Olmak
Hikaye anlatıcılıklarındaki devrim aslında tam olarak da burada yatıyor. Sağ gösterip sol vurarak aslında bizim filmden alacağımız etkiyi katlamış oluyorlar. Normalde bu fikirlerini kasıntı şekillerde anlatımlarda bize verseler belki yine fikirden etkilenebiliriz ama bunu sinema dili içinde yapmak için sinemasal bir anlatım kurmak gerekiyor aksi takdirde pekâlâ kitap da yazabilirler. Coen Kardeşler bu sinemasal anlatımı çok başarılı bir şekilde kurarak ne kadar büyük sinemacı olduklarını gösterebiliyorlar. Pek çok sinemacı sadece fikir üzerinden ilerleyip kasıntı bir takım anlatımlar yaratarak keşke kitap yazsaymısşın dedirtirken Coenler tam takım işlere imza atıyorlar.
Klişe Fikirlerden Beslenmek
Bunun bir diğer örneği de filmde Şerif karakterinin habire eskiler daha güzeldi şimdi her şey kötüleşti minvalindeki laflarında yatıyor. Normalde dışarıdan bakıldığında bu tarz diyalogları tamamen klişe bir nostalji fikrine dayandırabilecekken Coen Kardeşler yine sıradan ve klişesel gözükmeye yönelik bir risk almaya cüret ediyorlar. Ama bunu yaparken eskiden de suçların ve sıkıntıların yaşandığını sadece artık bunların arkasında bir üst anlatı yatmadığını yani postmodern ve anlamların yıkıldığı bir dünyaya ilerlediğimizi işliyorlar. Eskiden bir cinayet işlenirken bunun acaba bir namus meselesi mi acaba bir gurur meselesi mi olduğu sorulurken yani bir üst anlatı ve anlamlar değerler yaratılırken gelinen postmodern dünyada işlenen bu cinayetlerin bir anlamı ve anlatısı olmadığını bize çok hassas göze sokmayacak biçimde veriyor. Bu klişesel örnekleri alıp altından kompakt bir anlatım çıkarıp bunu yaparken de insanın gözüne sokmamak benim kanaatimce onları dünya tarihinde ayılıp bayılıp izlenen ve haklarında imaj yaratılan pek çok o meşhur sanat yönetmenlerinden çok daha üst ve samimi bir noktaya taşıyor.
Filmin açılış sahnesinde Şerif karakterinin söylediği şeyler aslında filmin bütün anlatısını çok iyi göstermeye bir örnek oluyor: “Eskiden bazı şerifler silah bile taşımazdı. Çoğu insan buna inanmakta zorlanıyor. Eskilerin hikayelerini dinlemeyi hep sevmişimdir. Kendini onlarla karşılaştırmadan edemezsin. Bir süre önce Huntsville’de elektrikli sandalyeye gönderdiğim bir çocuk var. 14 yaşında bir kızı öldürdü. Gazete buna aşk cinayeti dedi. Ama çocuk bana işin içinde aşk olmadığını söyledi. Kendini bildiğinden beri birini öldürmeyi planladığını anlattı. Serbest kalırsa bir daha yapacağını söyledi. Günümüzde işlenen suçlara anlam veremiyor insan.”
O nostaljik, klişe eskiler daha güzeldi fikri ile başlar gibi davranıp ondan bambaşka bir anlatım çıkararak devrimsel bir hikaye anlatıcılığına imza atıyor. Basit gözükme ihtimaline cüret etmekten hiç çekinmiyor. Başlangıçta nostaljik bir westerne saygı duruşu filmi izleyeceğiz sanırken postmodern bir anlatıya yönelen ve western türünü yok eden bir sanat eserine geçiş yapıyoruz.
Türlerin Yıkımı ve Üst Anlatılar
Bu durumdan ayrı olarak filmlerinde ele aldıkları bu klişe türleri aslında birer yıkıma da uğratıyorlar. Örneğin No Country for Old Men’de yer alan western kovalamaca türünde roller tersine dönüyor ve aslında klişe bir western filminde çok sağlam bir karakter olabilecek şahsiyeti sokulmayacak hallere sokarak türü ters düz ederek aslında postmodern edebiyatta da gördüğümüz üst anlatıyı film içinde kurmayı başarabiliyorlar. Yani filmin bütün anlattığı şeyin içinde filmin kendisinin de yer alması durumunu yine göze sokmadan oluşturmayı başarabiliyorlar ve bana kalırsa postmodern sinema diyebileceğimiz asıl şey tam olarak da budur.
Sinemacı Olmak Ne Demektir?
Sinemanın aynı diğer her disiplin gibi tarihte ilerledikçe soyutlaşması ve zehri tatması ile sinemacılığın ne olduğunu çoğunlukla unutmuş bulunuyoruz. Aslında bir deneme kitabı veya roman yazsa içindeki bütün derdi atacak bir takım insanlara çok büyük yönetmendi yakıştırmaları diziyoruz. Halbuki sinemacı dediğimiz kişi sinema dilini kullanan bu dili geliştiren ve bütün bunları yaparken bir görsel sanatı kullandığının farkında olan kişidir. Coen Kardeşler, anlattığım sebeplerden ötürü bu tanıma çok iyi bir şekilde otururken oturmayan soyut peygamberleri siz belirleyip onları kitap yazmaya yönlendirerek sinema tarihine yayılmış bir zehrin panzehrini geliştirme iyiliğinde bulunabilirsiniz.

