Özgün kültürleri hakkında bir tayin yapamayan ve kafası karışan toplumların, bu özelliklerini en çok sanata yansıttığını söylesek hiç de yanlış olmaz. Türk şiirinde, sinemasında, edebiyatında İran’a olan öykünmenin ve onların hep daha folklorik, otantik olduğunun sinyalinin verilmesi pek çok şey göstermeli. Bu dediklerimden Türk kültürünün İran kültüründen daha zengin olmasına rağmen kullanılamaması gibi bir anlam tabii ki çıkarılmamalı. Bunlar birtakım öznel yargılar olsa da İran kültürünün dünyada çok daha kabul gören bir konsept olduğunu da reddedemeyiz. Fakat bütün bunlardan ayrı olarak neden Türk sanatında folklorik bir yapı oluşturulamadığının da sorgulanması ve üzerine düşünülmesi gerekir. Bu yazıda Türk sanatındaki folkloriklik problemini farklı açılardan inceleyerek bu tarz bir sanatın nasıl oluşturulabileceği üzerine biraz samimi yorumlarda bulunacağız ve başarılı bir örneğini göreceğiz.
Büyük Türk Sanatı Örnekleri
Türk sanatının önemli ve özellikle modern örneklerine baktığımız zaman gerçekten de kayda değer pek çok şahsiyet görebiliriz. Bunların bazılarının uluslararası alanda da çok rağbet gördüğünü fark edebiliriz. Nuri Bilge Ceylan, Orhan Pamuk, Fazıl Say gibi kişiler dünya çapında da ciddi ilgi çekiyor ve hakları veriliyor fakat bu kişilerin sanatını incelerken bazı şeylerin farkında olmalıyız. Pek çok kişi bu sanatçılara folklorik ögelerle bakmaya çalışsa da aslında bu kişilerin dünya çapında çok meşhur olmaları ve büyük bir sanatçı kategorisine alınmalarının sebebi tam olarak bu değil. Adını verdiğim sanatçılar icra ettikleri sanatlarda ciddi derecede teknik yenilikler yapıp birer dünya sanatçısı olmuşlardır.
Nuri Bilge’yi folklorik ögeler üzerinden yorumlamak çok sığ bir bakış olacak ve onun neden büyük bir sanatçı olduğunu anlayamamaya yol açacaktır. Nuri Bilge Ceylan filmografisini incelediğimiz vakit, dünya üzerinde güncel olarak onun kadar iyi kişilik analizlerini yapan başka bir yönetmenin izine kolay kolay rastlamayız. Böyle bir diyalog yazım yeteneği ve insanın iç dünyasına hitap eden tespitler yapmasını görmeden onun sanatçı kişiliği hakkında yaptığımız yorumlar derinliksiz kalacaktır. Nuri Bilge filmlerinin genelinin kırsalda, taşrada geçmesi onun bunu bir dekor olarak kullandığını gösterir. Tabii ki bunu sadece soyut bir dekor olarak tutamayacağı için temaya da yansıtır fakat filmlerinde her zaman bundan ziyade kişilik analizlerinin ağır bastığını görmemiz çok zor olmaz. Aynı film temalarını şehirde çekse de benzer bir sinema anlayışına ulaşacağından emin olabiliriz.
Bunu aynı şekilde Orhan Pamuk için de söyleyebiliriz. Her ne kadar aldığı ödülleri ve ününü Doğu – Batı farklılığını sanata yansıttığı için almış gibi gözükse de aslında postmodern edebiyat anlatısını getirdiği nokta dolayısıyla sanatını oluşturduğu gözden kaçırılamaz. Bundan mütevellit bu kişilerin dünyada bu kadar rağbet görme sebebinin aslında “kültür yayıcılığı” maskesi altına gizlenmiş olan teknik becerileri olduğunu fark etmemiz gerekir. Özellikle dünyadaki sanatın geldiği noktada folklorikliğe olan ilgiden dolayı bu sanatçıların bu tarz maskeler altında asıl önemleri gizlenerek belli başarılara ulaştırıldıklarını görebiliriz. Ayrıca günümüz sanatında artık teknik şeylerden ziyade içeriğin fazlasıyla önemsenmesinden dolayı tabii ki Nobel Orhan Pamuk’a postmodern anlatılarından dolayı değil kültür çatışmalarını yansıttığı için gidecekti.
Folklorik Olma Fetişi ve Başaramamak
Bütün bu saydığım sanatçılar belli spesifik kültürel ortamlarda büyümemiş olmalarına rağmen çok büyük sanatçı özellikleri taşıdıkları için dünya arenasına böylelikle çıkmışlardır. Fakat özellikle Batı dışındaki sanatçıların taşıdığı folklorik olmaya yönelik derin arzudan dolayı bu kişiler eşsiz sanatlarına hep bir kültürel üst plan çıkarmaya çalışmışlardır. Örneğin Fazıl Say’ın Aşık Veysel veya Yunus Emre’yi eserlerinden kullanması, Orhan Pamuk’un Doğu-Batı sorunsalını hep romanlarında aktarması, Nuri Bilge’nin taşra ögelerini illaki filmlerine yetleştirmesi bu durumun sonucunu gösterir. Yaratıcı ve hali hazırda zaten dünya tarafından hakkı verilmesi gereken kişiler içlerindeki o folklorik içgüdüden dolayı birtakım maskeleri belki kendileri de fark etmeden takmışlardır. Fakat bu durum hiçbir zaman tam olarak üstlerine yakışmamış ve pek çok sefer de eğreti bulunmuştur. Önceki paragrafta da söylediğim gibi bu sanatçılar folklorik, kültürel ögelerden dolayı değil yaratıcı teknik başarılarından dolayı yükselmiş fakat bunun konusu açılmadan sanki kültürel bir sonuç gibi görülmüştür. Bundan dolayı da Doğu’daki sanatçılarda ciddi bir folklorik olmalıyım zorunluluğu, hissiyatı oluşmuştur. Sanki kültürel bir ögeyi eserinde kullanmazsa çıktığı ülkeye ihanet edecekmiş gibi bir hissiyata girip eğreti ögeleri sunmuşlardır.
Soyut sanata olan düşmanlığın da bunda etkili olduğunu görmezden gelemeyiz. 21.Yüzyılda artık teknikten ziyade içeriğe verilen önemle soyut ve hiçbir şeye dokunmayan saf bir şekilde yapılan sanata savaş açıldı ve her şeyin kolektif bir anlamı olması gerektiğine inanıldı. Bu olurken de sanatın biricikliği yok edilip sinema, edebiyat, müzik gibi sanatlar tamamiyle birer ideoloji onaylama aracı haline getirildi. Aslında saf ve içgüdüsel bir anlamı olan bir konsepti bu kadar güdümlü ve bir şeye hizmet etmesi gereken hale getirmek, sanatçının folklorik olmaya kendini zorunlu hissetmesinin temelini oluşturur. Bu da sanatçının belli bir güdüme girme ihtiyacı duymasına ve sanatındaki özgürlük alanını daraltmasına yol açar. Günün sonunda da bu çatışmadan dolayı hedefledikleri kültürelliği de pek tabii ki başaramazlar.
Folklorik olmayı birer olumlu veya olumsuz bir öge olarak tanımlamakta da ciddi sıkıntılar yatmaktadır. Birtakım sanatçılar büyüdükleri ortamlar ve yaşadıkları spesifik bazı zorluklardan dolayı bu kültürel altyapıyı sanatlarında temel tema haline getirebilirler. Bir diğerleri ise tam tersine daha soyut ve izole bir sanat anlayışını tercih edip insanın bireysel, psikolojik ihtiyaçlarına yönelebilirler. Bunların ikisi de aynı şekilde kabul edilebilir, anlaşılabilir ve sevilebilir. Birinin diğerinden daha üstün olduğunu iddia eden sanat anlayışlarında her zaman sanatın özgürlük alanı kısıtlanır ve belli bir güdüme yerleştirilir. Bir sanatın folklorik olup olmaması gerektiği hakkında kesin karar veren bir insan, bir sanatın politik olup olmaması gerektiği hakkında da karar vermeye kalkar ve aynı şekilde yanlış yapar. Kolektif düşünceleri aşırı fazla övüp de bireysel yaklaşımları tamamen çöpe atmak belki de günümüz sanatının ve dünya anlayışının en büyük zehridir.
Folklorikliğin Başarılı Bir Örneği Olarak: Ahmet Uluçay
Ahmet Uluçay’ın neden başarılı bir folklorik sanat örneği sunduğunu anlamak için öncelikle içinde büyüdüğü süreçleri kısaca incelemek gerekir. Uluçay, diğer bildiğimiz önemli yönetmenlere göre çok daha farklı bir yaşam tarzından gelen ve yokluktan çıkan bir figür olarak karşımıza çıkıyor. Yokluk içinde ve kendi ilgi alanlarına fazla ters bir ortamda büyüyerek samimi bir merak içinde sinema ile ilgilenmeye başlıyor. “Lumiere Kardeşler eğer sinemayı icat etmeselerdi biz onu Tavşanlı’da yapacaktık” demeci ile de samimi merakını çok net bir şekilde aktarıyor. Köy ortamında hiçbir imkan yokken fotoğrafları hızlı bir şekilde saniyede 24 kare geçecek biçimde oluşturmaya çalışıp aslında farkında olmadan sinemayı baştan icat etmeye çalıştıklarını yıllar sonra ifade eder. Bu saf, samimi merak ve ilgi onun pozcu bir folklorikliğe yol açmamasını sağlıyor ve aslında folklorik bir sinemanın nasıl yapılacağını göstermiş oluyor. Bir formülü olmayan bu bakış açısını az süren yaşamında maalesef sadece tek bir uzun metraja yansıtabiliyor.
Bu durumu tabii ki sadece yokluk içinde büyümek üzerinden yorumlamamak gerekir. Çeşitli zamanlarda doğru insanlar doğru anlara doğar. Deha, şans ve adanmışlığın birleşimi belli sonuçlara yol açar. Ahmet Uluçay gibi büyümüş milyonlar olmasına rağmen tek bir kişinin çıkmasını da bu durum açıklar. Milyonlarca aynı tipte büyüyen insanlar arasında şans bütünlerinin sonucu olarak bir adanmlışlığı kendi benliğine sunabilmiş Ahmet Uluçay bir başka Aziz Sancar olur. Şans sonucu girdiği yolu kendi elleriyle kurmaya başlar. Günün sonunda da o yol baştan sona ona ait olur.
Ahmet Uluçay’ın filmografisinin değerli olması pek tabii ki sadece folklorikliği başarılı olarak uygulaması değil samimi bir duygu sinemasını oluşturabilmesiydi. Kendisinin yayınlanmış tek uzun metrajı olan Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak adlı filminde, köy zamanlarında arkadaşı İsmail ile sinemayı baştan icat etme maceralarını anlatıp saf ve folklorik bir duygu sinemasının nasıl yapılabileceğinin güzel bir örneğini ortaya koymuştur. Bu filmi yaparken folklorik olma gibi bir güdümünden ziyade saf bir içgüdüsü olduğunu, büyüdüğü ortamı ve oradan aldığı şeyleri farkında olmadan aktarmasından fark edebiliriz. Onu bu konuda başarılı yapan da bir güdüm içinde hissetmeden ve sektörün pis taraflarına bulaşmadan samimi bir biçimde beklentileri minimumda ama isteği maksimumda olarak bu işle uğraşmasıydı. Yıllar boyu hep adını duyurmaya çalışmış, bunu yaparken ailesini bile çok zor durumlara sokmuş ve sinema sektöründeki farklı tipten her türlü insanın saygısını kazanmış bir insan olarak folklorik ögelerin bir güdüm içinde olmadan yaşanılan süreçlerle aktarılabileceğini de bir ders niteliğinde göstermiştir. Yaşadığı hayatı saf bir içgüdüyle sunacak güdümden uzak geleceğin yönetmenlerine…


