Home > İnceleme - Analiz > Project Hail Mary: Blockbuster Sineması Geri mi Dönüyor?

Project Hail Mary: Blockbuster Sineması Geri mi Dönüyor?

Girizgah

Geçtiğimiz günlerde vizyona giren, gişede epey başarı elde eden Project Hail Mary’e ben de 20 Mart’ta IMAX’te izleme fırsatı buldum. Bu yazımda, favori yönetmenlerinden birisi olan Ridley Scott’ın The Martian filmiyle epey kıyaslanan -tabii iki film de Andy Weir romanından uyarlama olunca doğal olarak- ve birçok yönden tematik benzerlik taşıyan bu film ve sinema hakkında konuşacağım. Yalnız önden bir uyarı, yazı hem spoiler içeriyor hem de filmin uyarlandığı kitabı okumadığım için yazıda kitapla filmi kıyaslamayacağım.

Film ne anlatıyor?

Tıpkı The Martian filmindeki gibi yine uzayda mahsur kalan bir adamın öyküsünü izliyoruz bu filmde de. Fakat The Martian, duygusallığından ziyade bilim kurgu yönüyle öne çıkan bir film olduğu için iki film de aynı yazardan çıkmasına rağmen bence apayrı filmler ve kıyaslanması çok da doğru olmayan filmler.

Project Hail Mary, dünyanın yakın vadede yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olması üzerine akademiden dışlanan parlak zekalı Ryan Gosling’in canlandırdığı Ryland karakterinin bir şekilde dünyayı kurtarma görevini üstlenmesini, uzayda yaşadığı yalnızlığı ve orada Rocky adında bir uzaylıyla kurduğu dostluğu anlatıyor. Ryland’ın uzay gemisinde suni bir komadan çıkarak tüm görev arkadaşlarının öldüğünü fark etmesiyle ve hafızasının bulanıklığıyla başlayan bu filmde, karakterin hafızasının yavaş yavaş gelmesini film, bizlere flashbacklerle geçmiş zaman ile şimdiki zamanı harmanlayarak sunuyor. Bir bilim kurgu olmasına karşın oldukça duygusal olan hikayesinden, seyir zevkinin yüksekliğinden ve bir sürü eğlenceli referanslar barındırmasından ötürü bu filmin gişede büyük bir başarı elde ederek hem blockbuster sinemasını canlandırmış olabileceğini, hem de önümüzdeki sene yapılacak olan Oscar ödülleri için dişli bir aday olabileceğinden bahsetmemek olmazdı.

Blockbuster Sineması Nedir ve Neden Yaşamalı?

Netflix gibi dijital platformların popülarite kazanmasıyla; Hollywood’un büyük bütçeli, dev starlarla çekilen, gişede rekor kıran eğlenceli filmleri popülaritesini kaybetti ve Amerikan sineması ‘indie’ filmlere yöneldi. Elbette son yıllarda birçok iyi indie film çıktı, üstelik bu filmlerin bağımsız sinemacılığa ve oyunculara alan açması, izleyeni düşündürmeyi hedeflemesi de çok kıymetli ancak ne yazık ki son yıllarda bir o kadar da kötü ve sahte indie filmler çıktı. En basitinden ciddi bir bütçeyle çekilmiş ve yıldız oyuncu sayabileceğimiz Timothée Chalamet’nin her yerde reklamını yaptığı, Oscar’dan 0 ödülle ayrılan Marty Supreme filmi, her saniye karakteri ölümle burun buruna getirerek derinlikten yoksun, izleyiciye yüzeysel eğlence ve dopamin satıyor üstelik bunu American Dream’e hizmet eden bir finalle noktalıyor, haliyle filmin asıl amacının gişede rekor kırmak olduğu da bir o kadar bariz. Bu film kadar manipülasyonu abartmasa da aynı yönetmenin Uncut Gems filmini de izlemiştim ve onu da her ne kadar Marty Supreme’den farklı olarak bir sistem eleştirisi derdi olduğunu görsem de öyle pek ufuk açıcı, derinlikli falan bulmamıştım. Bu tarz filmlerin ‘indie’ olma iddiası ve derinlik iddiası bana açıkladığım sebeplerden dolayı oldukça samimiyetsiz geliyor, dolayısıyla dürüst ve büyük derinlik iddiaları olmayan bir blockbuster filmini bu tarz filmlere tercih ediyorum, keza Project Hail Mary de benim için böyle bir filmdi.

Project Hail Mary gibi blockbuster filmlerin de Hollywood’un ve sinemanın bir kültürü, parçası olduğunu ve önceki paragrafta değindiğim gibi sahte indie filmlerinin, bu filmlerin yerini dolduramayacağını unutmamakta fayda var. Çünkü sinemanın yalnızca yüksek sanat filmlerinden oluşmak gibi bir zorunluluğu yok, özellikle bu iddiayı dolduramayan sanat filmleri, büyük ihtimalle bilinçli izlenen blockbusterlardan sanat sineması adına çok daha büyük bir tehdit. Dijitalleşmenin ve bireyselleşmenin inanılmaz yüksek seviyelere ulaştığı bu dönemde, insanların sinemaya gitmesinin zorlaştığını söylemek yanlış olmaz. Blockbuster filmler; hem aileyle izlenebilecek, bir çeşit ‘safe space’ sinema işlevi gören, hem de büyük yıldız oyuncularıyla ve mükemmel teknikleriyle verdiğimiz paraya pişman olmadığımız filmlerdir. Bu kültürün ölmemesi sinemanın, o dev ekranın yaşayabilmesi için de gerçekten önemli.

Filme Dürüst Bir Bakış

Filmin insanların dijital platformlardan bilgisayarlarıyla, hatta telefonlarıyla izlemesi için değil de beyaz perde de izlenmesi için yapılmış olması, tebessüm ettiren popüler kültür referansları, her ne kadar bende çok işe yaramasa da seyirciyle oynayan twistleri ve anlatı tarzı, E.T.’yi de anımsatan duygusallığını çok beğensem de filmin senaryosunda bazı zorlamalar olduğunu da söylemeden geçemeyeceğim. Elbette koskoca galakside dolaşan küçük bir uzay gemisinin, bir başka uzay gemisiyle denk gelmesi gibi bazı zorlama noktalar vardı fakat filmin asıl iddiası çok özgün ve harika bir senaryo olmadığı için bu zorlamaları pek de büyük bir kusur olarak görmedim. Filmin gişedeki başarısına baktığımızda ve gördüğü ilgiyi düşündüğümüzde şunu anlıyoruz ki, insanlar sinemada bu tarz filmlere hasret kalmış ve bu film de insanlar için gerçekten bir yara bandı oldu. Kısacası film, iyi bir blockbuster örneği olmakla birlikte, izlediğim en iyi filmlerden değil veya bir başyapıt değil fakat insanların neden bu kadar sevdiğini de anlayabiliyorum.