Home > İnceleme - Analiz > Psikoloji Devlerini Çözümleyiş: A Dangerous Method

Psikoloji Devlerini Çözümleyiş: A Dangerous Method

Giriş

Sigmund Freud, Sabina Spielrein, Carl Jung, Otto Gross şüphesiz psikolojinin devlerinden kabul edilir. Geçenlerde dostum Nuri’nin önerisiyle bu isimleri -ağırlıklı olarak Carl Jung’u- konu alan ve ilginç bir biçimde benim hiç sevmediğim body horror türünün babası diyebileceğimiz David Cronenberg’in yönettiği (ki kendisinin yönettiği ilk tarihi filmmiş) bu filmi izledim. Gerçeklik payı küçümsenemeyecek kadar fazla olan bazı şeyler anlatılsa da filmin yer yer gerçeklikten kopan tarafları olduğunu gördüm ve bu yazımda hem filmde anlatılanla gerçekte olanı karşılaştırmayı, hem de filmin analizini yapmayı hedefliyorum.

Cronenberg’in Tercihi

Bu filmin Cronenberg’in ilk tarihi filmi olmasına rağmen yönetmenin bu konuyu seçmesinin ve işlemesinin tesadüf olmadığına, filmi bitirdikten sonra emin oldum. Cronenberg, klasikleşmiş body horror filmlerinde bile harika makyajın arkasına aptalca bir kılıf uydurmak yerine hep psikolojik derinlik katmaya çalışır. Her ne kadar filmleri genellikle bana hitap etmese de Cronenberg’in sinemasının psikolojiye ilgi duymadığını söylemek, hakkını teslim edememek olur. Christopher Hampton’ın The Talking Cure oyunundan uyarlama olan bu film, ağırlıklı olarak Jung’u merkezine alsa da diğer önemli devleri ve bu efsanelerle Jung’un ilişkisini biraz gerçeğe dayanarak biraz da çarpıtarak işliyor.

Kurgu vs. Gerçeklik

Filmde, Sabina Spielrein ile Carl Jung’un arasında sadomazoşist bir ilişki görüyoruz. Bunun Cronenberg tarafından yapılmış kasıtlı bir çarpıtma olduğu açık çünkü gerçekte böyle bir ilişkileri olduğuna dair net kanıtlar bulamadım. Gerçeği baz aldığımızda ikili arasındaki mektuplaşmalardan ancak aralarında duygusal ve entelektüel bir bağın olduğunu net bir şekilde söyleyebiliriz.

Filmde, Jung ve Freud’un yollarının ayrılmasında sanki Spielrein faktörü ciddi etki etmiş gibi gösterilmiş fakat gerçekte ikilinin yollarının kesişmesinin ardındaki ana neden daha entelektüel sebeplere dayanıyor. Jung’un spritüelliği ve kolektif bilinçdışı, Freud’un cinselliğine ters düşüyordu hatta Freud, Jung’un bu teorilerini ‘tamamen bilimsellikten uzak’ olarak nitelendiriyordu. Filmin hakkını vermek lazım, bu ters düşme durumu zaten filmde de işlenmiş ancak yeterince derinleştirilmemiş.

Otto Gross’un yüzeysel işlenişine de değinmemek olmaz, Jung üzerinde gerçekte ciddi etkiye sahip olduğu bilinen bu dehanın, filmde Jung’un hastalarından birisi olarak karikatürize bir şekilde portrelendikten sonra filmdeki işlevinin bitmesi, filmin en sorunlu yönlerinden belki de.

Filme Genel Bir Bakış

Film ile ilgili en gözüme çarpan durumlara değindiğime göre, şimdi film analizine geçiyorum.

Her ne kadar film, psikoloji tarihinin en önemli figürlerinden bazılarını merkezine alsa da David Cronenberg’in işleyiş biçimi ve anlatı tercihi, bu filmi klasik bir biyografik dram olmaktan kurtarıyor. Kabaca değindiğim gibi Cronenberg’in sinemasında beden, çoğu zaman zihnin bir yansımasıdır; bu filmde ise zihnin kendisi başlı başına bir savaş alanına dönüşüyor. Nitekim bu filmde bedenin yerini neredeyse tamamen zihinsel çatışmaların aldığını görüyoruz.

Filmin dramatik omurgasını ise bariz olarak Sigmund Freud ile Carl Jung arasındaki ilişki oluşturuyor. Film, bu iki figür arasındaki bağı başta bir öğretmen-öğrenci ilişkisi olarak ele alırken, daha sonrasında psikolojiye dair iki farklı entelektüel dünya görüşünün çatışması olarak ele alıyor. Freud’un daha katı, sistematik ve bilimsel disipline takıntılı yaklaşımı ile Jung’un daha spekülatif ve spiritüelliğe açık tavrı arasındaki fark, film boyunca hissedilen temel gerilimi oluşturuyor. Bu gerilim, yalnızca iki teorisyenin fikir ayrılığı değil; modernitenin rasyonel aklı ile insan zihninin irrasyonel tarafını anlamaya çalışan daha geniş bir yaklaşımın çatışması gibi de ele alınabilir. Bütün bunlara rağmen film, bu entelektüel çatışmayı her zaman hak ettiği derinlikte ele alıyor mu sorusu tartışmaya açık. Özellikle Jung’un kolektif bilinçdışı gibi psikanaliz tarihinde oldukça radikal kabul edilen fikirlerinin filmde çoğu zaman kısa tartışmalarla geçiştirilmesi, anlatının potansiyeline kıyasla biraz yüzeysel kalmış gibi hissettirdi.

A Dangerous Method 2

Benzer bir durum Otto Gross için de geçerli. Tarihsel olarak Jung’un üzerinde ciddi bir etkisi olduğu bilinen Gross’un, filmde kısa süreli ve karikatürize bir portreyle temsil edilmesi, anlatının en zayıf yönlerinden biri olarak göze çarpıyor. Oysa Otto Gross’un temsil ettiği radikal özgürlük anlayışı ve toplumsal normlara meydan okuyan tavrı, Jung’un düşünsel dönüşümünü anlamak açısından oldukça önemlidir. Film bunu sezdirse de, tam anlamıyla kullanmıyor.

Filmin merkezindeki bir diğer önemli figür olan Sabina Spielrein ise anlatıda çoğu zaman Jung ile Freud arasındaki gerilimi tetikleyen bir unsur olarak konumlandırılmış gibi görünüyor. Oysa tarihsel olarak Spielrein’in yalnızca Jung’un hastası ya da iki büyük figür arasındaki bir çeşit dramatik bağdan ibaret olmadığı oldukça iyi biliniyor. Psikanaliz tarihine yaptığı katkılar göz önüne alındığında, filmdeki temsilinin yetersiz olduğu söylenebilir. Öyle ki Spielrein için Freud’un ‘Ölüm Dürtüsü’ne (Thanatos) öncül olduğu bile söyleniyor. Buna rağmen karakterin filmdeki varlığı, psikanalizin yalnızca teorik tartışmalardan ibaret olmadığını; aynı zamanda yoğun ve karmaşık insan ilişkileri içinde şekillendiğini hatırlatması bakımından önemli bir işleve de sahip.

Psikanalizin İronisi

Bütün bu değindiğim problemlere rağmen filmin hafife alınmaması gereken bir başarısı var; psikoloji tarihinin bu dev isimlerini, soyut teorilerin arkasında duran dokunulmaz figürler olarak değil, son derece insani zaafları ve çelişkileri olan bireyler olarak göstermeye çalışması. A Dangerous Method kusurları olan ama özellikle psikolojiye ilginiz varsa ilginç ve izlemeye değer bir film. Tarihsel gerçekliği zaman zaman dramatik etki uğruna çarpıtsa da Freud, Jung ve Spielrein arasındaki entelektüel ve kişisel gerilimi sinematik bir çerçevede sunma konusunda bence başarılı. Ancak filmin belki de en düşündürücü tarafı, psikanalizin doğasına dair dolaylı olarak ortaya koyduğu bir gerilimde yatıyor: İnsan zihnini anlamaya çalışan bu dev teorisyenler, kendi zihinlerinin ve arzularının karmaşıklığından ne ölçüde kaçabildiler? Belki de psikanaliz tarihinin en ironik tarafı da burada gizlidir. İnsan bilinçdışını çözmeye çalışan bu efsaneler, aynı zamanda kendi bilinçdışılarının da öznesiydiler. Bu açıdan bakıldığında film aynı zamanda modern insanın kendini anlama çabasının ne kadar kırılgan ve çelişkili olabileceğine dair küçük ve anlamlı bir hatırlatma işlevi de görüyor.