Yeni yılın ilk günü vizyona giren D.I.S.C.O., sinemamızın en çok ihtiyaç duyduğu, en iyi örneklerini verdiğimiz türde bir film: Samimi, eğlenceli ve günlük hayatın ağırlığından uzaklaştıran bir komedi. Ömer Faruk Sorak’ın yönetmenliğinde, casusluk filmlerinin klişelerini tersine çeviren bu yapım, “hem güldürüyor hem de düşündürüyor” demek isterdim ama bu filmin asıl marifeti, düşündürmesi değil Hollywood tarzı ajan filmleriyle başarılı şekilde dalga geçmesi.
Türk Komedisinin Casusluk Dünyasına Neşeli Girişi
Filmin en büyük başarısı, Hollywood’un Mission: Impossible gibi dev yapımlarının dünyasını Türkiye’nin gündelik gerçekliğiyle buluşturması. D.I.S.C.O. adlı istihbarat teşkilatı, ilk bakışta ciddiyetle çalışan, yüksek teknolojili ekipmanlar kullanan profesyonel bir kuruluş gibi görünse de, filmin ilerleyen dakikalarında bu ciddiyetin nasıl mizahi unsurlara dönüştüğüne tanık oluyoruz. Özellikle bir istihbarat ajanının hayatının, hiç beklemediği bir anda “Bandırma Fön Kupası Birincisi” bir kuaförle (o kendine “hair magician” diyor) kesişmesi fikri, senaryonun ne kadar yaratıcı olduğunu gösteriyor.
Filmin komedi yapısı, tam da alışık olduğumuz Giray Altınok – Kerem Özdoğan ikilisinin mizah anlayışını yansıtıyor. Senaryo aşamasında birlikte çalışan ikili, verdiği röportajda “ajan filmlerindeki klişelerle kendi aralarında zaten dalga geçtiklerini” belirtmişlerdi. Ajanlık dünyasının soğukkanlılığı, profesyonelliği ve disiplini, sivil bir karakterin beceriksizliği ve doğallığıyla çarpıştığında ortaya çıkan sahneler, gerçekten kahkaha dolu anlar yaratıyor. İşin güzel yanı, bu mizah zorlamadan geliyormuş hissini başarılı şekilde veriyor.
Türkiye’de yaşayanlar olarak, günlük hayatın getirdiği zorlukları, ekonomik kaygıları, sosyal stresi hepimiz biliyoruz. İşte tam da bu noktada, D.I.S.C.O. sadece eğlence değil, bir nefes alma anı sunuyor. Sinema salonuna girdiğinizde dışarıdaki dünyayı unutup, yaklaşık iki saat boyunca farklı bir evrene dalıyorsunuz. Ve bu evren, sizi güldürmeye, rahatlatmaya ve iyi hissettirmeye programlanmış.
Türk komedisinin, geçmişte (özellikle 70’li ve 80’li yıllarda Kemal Sunal filmlerinin de etkisiyle) toplumsal gerilimleri yumuşatma, insanları bir araya getirme ve ortak bir gülüş dili yaratma konusunda başarılı olduğunu söyleyebiliriz. Her ne kadar kültürel normlarımız ve mizah anlayışımız farklılaşsa da D.I.S.C.O komedideki bu geleneği sürdürürken, aynı zamanda modern sinema diline de uyum sağlamayı başarmış. Bandırmalı bir esnafın samimiyetini, günümüz sinemasının teknik olanaklarıyla birleştiren film, bu anlamda hem nostaljik hem de yenilikçi. Son dönemde filmlerdeki nostaljiye olduğundan daha fazla paye verdiğimin farkındayım, bunun temel sebebi de sinemanın, özellikle de sanat filmi dediğimiz dram türünün giderek bireysel konulara odaklanması ve toplumsaldan uzaklaşması; o yüzden insanları bir şekilde “güldürmek” gibi ortak bir noktada buluşturan filmleri daha çok önemsiyorum.
Teknik ve Görsel Başarılar
Sorak’ın deneyimi, filmin görsel dilinde kendini belli ediyor. Casusluk filmlerinin vazgeçilmez unsurları olan şık oteller, aksiyon sahneleri ve teknolojik aletler burada Türk sinemasının imkânlarıyla başarıyla sunulmuş. Özellikle Kuzey Kıbrıs’ta geçen sahneler, hem görsel bir şölen sunuyor hem de seyirciye bir tatil hissi veriyor. Benim açımdan bu noktada başka bir güzellik daha vardı, filmin Gazimağusa’da çekilen arabayla kovalama sahnesi evimin hemen yakınındaydı. Kovalamacanın kale içinde neredeyse her gün koştuğum güzergâhta gerçekleşmesi ve sık sık uğradığım pastanenin köşesinde sona ermesi ayrıca heyecan duyarak o sahneleri izlememe sebep oldu.
Kurgudaki ritim, filmin enerjisini hiç düşürmüyor. Bir sahneden diğerine geçişler akıcı, tempo hiç sarkmıyor. Müzik kullanımı da dikkat çekici. Özellikle Ebru Gündeş’in “Söyleyin” şarkısının belirli bir sahnede kullanılması (bu sahne fragmanda da var) çok başarılıydı. Bu arada, filmin bitiş jeneriğinden sonra bu şarkıyla ilgili oldukça eğlenceli bir sahne çıkıyor. O yüzden salondan erken ayrılmayın!
Karakter Dengesi ve Oyuncuların Uyumu
Filmin en büyük güçlerinden biri, karakterler arasındaki kimya. Beceriksiz ama samimi bir sivil ile tecrübeli ama stresli bir ajanın ortaklığı, buddy comedy (iş arkadaşı komedisi) türünün en güzel örneklerinden birini oluşturuyor. İkilinin zıt kişilikleri, senaryonun dinamiğini besliyor; biri kurallara uygun hareket etmeye çalışırken, diğeri her şeyi kendi yöntemleriyle çözmeye kalkıyor.
Özellikle “Bandırma Fön Kupası Birincisi” detayı, filmin Türkiye’ye özgü mizah anlayışını başarılı şekilde özetliyor. Bandırma vurgusu, taşra-merkez gerilimini de komik bir dille işliyor ki Giray Altınok tam bir bitirim Bandırma çocuğu karakterine bürünmeyi ustalıkla başarmış.
Kadın karakterler de hikâyeye anlamlı katkılar sunuyor. Eşlerin tatil sırasında beklenmedik şekilde olayların içine sürüklenmesi, filmin sadece “erkek komedisi” olmaktan çıkmasını sağlıyor. Özellikle finalde kadın karakterlerin operasyona dâhil oluş biçimi, sürprizli ve eğlenceli.
Mizah ve Aksiyon Dengesi
D.I.S.C.O., casusluk filmlerinin aksiyonunu tamamen göz ardı etmiyor ama onu komedi süzgecinden geçiriyor. Dövüş sahneleri, kovalamacalar, teknolojik aletlerin kullanımı gibi detayların hepsi var ama bunları tahmin edilemeyen akıl dolu esprilerle harmanlamayı başarmışlar. Bu da filmin en akıllıca tercihlerinden biri. Çünkü Türk sineması, Hollywood’un bütçeleriyle yarışamaz; ama mizahla, o bütçeleri anlamsız kılabilir. Film içinde absürt bir şey olacağı anları tahmin etmek zor değil ama ne olacağını tahmin etmek imkansız; en azından ben hiç tahmin edemedim.
Filmin bazı sahnelerinde, aksiyon sekanslarının görsel olarak daha etkileyici olabileceğini düşünseniz de, bunun genel akışa bir zarar vermediğini söylemek gerek. Çünkü D.I.S.C.O., temel olarak bir aksiyon filmi değil bir komedi. Ve komedi olarak, görevini fazlasıyla yerine getiriyor. Hatta şu an bu satırları yazmak için filmin sosyal medya hesaplarına tekrar girdim ve seyircilerin beğenisine sunulan sahneleri yeniden izledim.
Bir diğer ilginç nokta, filmin Atatürk’le ilgili bir sahnesinin ne kadar yaratıcı ve saygılı bir şekilde ele alındığı. Halüsinasyon yaratan bir ilacın etkisiyle gerçekleşen bu sahne, hem komik hem de duygusal bir an yaratıyor; Atatürk’ü perdede görünce tüylerim diken diken oldu. Bu tür sahnelerin Türk sinemasında nadiren bu kadar doğal bir şekilde işlendiğini söyleyebilirim. Ayrıca bu sahne için makyaj ekibini ayrıca tebrik etmek isterim, gördüğüm en iyi Atatürk makyajlarından biriydi. Onlara da sizin nezdinizde teşekkür ediyorum.
Tabii ki her filmin mükemmel olması mümkün değil. D.I.S.C.O.’nun birkaç küçük eksiği var: Kuzey Kıbrıs’taki tarihi mekânlar daha iyi kullanılabilirdi. Şehrin sunduğu görsel zenginlik, biraz daha iyi değerlendirilseydi, film görsel olarak daha etkileyici olabilirdi. Ayrıca “kötü adam” karakterinin biraz daha derinleştirilmesi, hikâyeye daha fazla gerilim katabilirdi. Ama bunlar, filmin genel başarısını gölgeleyecek türden sorunlar değil, aksine, küçük detaylar.
2026’ya Gülerek Girin
D.I.S.C.O., 2026’ya iyi bir başlangıç yapmanızı sağlayacak türden bir film. Hâlâ gösterimi de devam ediyor. Türk komedisinin yeni nesil temsilcilerinin, deneyimli bir yönetmenle buluşmasından doğan bu yapım, hem eğlenceli hem de samimi. Günlük hayatın stresinden uzaklaşmak, 102 dakika boyunca gülmek ve sinemadan mutlu ayrılmak istiyorsanız, bu film tam size göre.
Filmin ekibi güldüren, Türkiye’nin ruhunu yakalayan, Hollywood filmlerindeki klişeleri tiye alan bir işe imza atmış. Casusluk filmlerinin parodisi olmanın ötesine geçmeyi de bence başarmış. Hepinize sinema dolu günler dilerim.


