Alain Robbe-Grillet’nin ilk yönetmenlik denemesi L’Immortelle – Ölümsüz Kadın (1963), dışarıdan bakıldığında İstanbul fonunda geçen bir aşk hikâyesi gibi görünür, fakat film ilerledikçe bunun gerçek bir aşk değil, zamanın ve hafızanın içinde dolaşan bir yanılsama olduğu anlaşılır. Robbe-Grillet, edebiyatta Yeni Roman akımının öncülerindendir ve romanlarında olduğu gibi sinemada da anlatıyı değil, algıyı, boşlukları, tekrarı ve mekân ile zamanın kırılgan ilişkilerini ön plana çıkarır.
Robbe-Grillet, sinemaya daha önce de adım atmıştır: The Invention of Morel adlı romanından esinlenerek, zaman ve bellek kırılmalarını işleyen Last Year at Marienbad’ın senaryosunu yazmıştır.
The invencion of morel romanının başkahramanı, isimsiz bir anlatıcıdır. Kaçak bir suçlu olarak bilinmeyen bir adaya sığınır. Ada ilk bakışta ıssız ve terkedilmiş görünse de kısa süre sonra burada başka insanları görür. Özellikle çekici bir kadın figürü, Faustine, anlatıcının dikkatini çeker. Ancak bu insanların kendisine hiçbir şekilde tepki vermemesi ve sürekli tekrarlayan davranışları, adanın gizemini artırır.
Zamanla anlatıcı, adadaki insanların ve Faustine’in aslında gerçek kişiler olmadığını fark eder. Tüm bunlar, ada sakinlerinden biri olan bilim insanı Morel’in geliştirdiği bir cihaz sayesinde gerçekleşmektedir. Bu makine, insanların görüntü ve davranışlarını kaydedip sonsuz döngüde yeniden üretmektedir. Faustine ve diğer karakterler gerçekten ziyade, Morel’in teknolojisinin yarattığı birer yansıma, birer illüzyondur.
Bu deneyim, L’Immortelle’in yapıtaşlarını oluşturur; burada da zaman ve mekan sürekli belirsizleşir, karakterler gerçek mi yoksa hayal mi olduğu sorgulanan figürler olarak sunulur. L’Immortelle, Marienbad’ın İstanbul’a taşınmış, daha kişisel ve melankolik bir yankısı gibidir. Hatta bu filmi Alain Resnias çekse nasıl bir film çıkardı ortaya ? Şüphesiz o da ilginç bir film olurdu ama Robbe- Grillet isminin romandan sinemaya geçişi, sinema tarihi açısından Alain Resnias ve birçok ismin yanında özgün tarzıyla kendine yer edindi.
Lale: Varlığı Olan Ama Gerçekliği Olmayan Kadın
Françoise Brion’un canlandırdığı Lale, film boyunca neredeyse gerçek olup olmadığı belirsiz bir figürdür. Onun geçmişi bilinmez. Lale bir karakterten çok bir imge, bir hayalet olarak işlev görür. Bu durumu en net özetleyen cümle, Lale’nin kendisinin ağzından duyduğumuz sözüdür:
“Gerçek bir şehir bile değil; aşk hikâyeleri için kurulmuş bir sahne.”
Bu ifade, hem karakterin hem de filmin temel felsefesini yansıtır. İstanbul artık gerçek bir şehir değil, aşk ve arayışın sahnelendiği bir dekor alanıdır; Lale de bu sahnenin bir parçası, bir hayal ya da imgedir.
Film boyunca İstanbul, yaşayan bir şehir gibi değil, hafızanın ve hayalin mekânı olarak sunulur. Sokaklar boş, binalar tekrarlayıcı ve soğuk, kadrajlar labirentvari bir düzen sergiler. Bu nedenle şehir, olayların geçtiği bir yer olmaktan çok erkeğin zihninde dolaşan bir sahne hâline gelir. Lale gördüğü eski mezarların da eski gözükmek için yamuk durduklarını, aslında hepsinin yeni ve boş mezarlar olduğunu söylemesi, gerçekliğin üstünde bir yerlerde gezinildiğinin göstergesidir.
Lale’nin sözleriyle, şehir bir tiyatro dekorudur. İzleyici, mekânın gerçekliği ile hayalin sınırını sürekli sorgular.
Film, bellek üzerine sürekli bir oynama halindedir. Filmin başında Lale’yi İlk gördüğü yerde filmin sonraki bölümlerinde Lale kaza yaptıktan sonra veya başka bir deyişle hafızadan silindikten sonra aynı sahne başka bir kadınla tekrarlanır. Karakterler göz önündedir hep, bu dünya onlar için vardır, diğer karakterler donuk bir şekilde onları izlerler.
Yabancı Adam ve Siyah Köpekler: Ölümün Sessiz Bekçileri
Filmde sürekli kenarda duran, iki siyah köpeği olan yabancı adam, neredeyse metafizik bir gölge gibidir. Konuşmaz, müdahale etmez; yalnızca izler. Siyah köpekler ise bir ölüm habercisi ya da dönüşsüzlüğün simgesi olarak ortaya çıkar. Lale’nin kayboluşu ve erkeğin finaldeki yok oluşu sırasında köpekler belirir, fakat fiziksel bir tehdit oluşturmazlar, onların varlığı, ölümün, kayboluşun ve hikâyenin sonunun sessiz işaretçisidir.
Film bir aşk öyküsü olarak başlayıp ilerledikçe aşkın yerini arayıp bulamamanın, kaybolmanın ve takıntının aldığı bir yapıya dönüşür. Erkeğin Lale’ye yaklaşma çabaları, Lale’nin belirsizliğiyle birlikte onu sürekli başarısızlığa uğratır. Zamanın döngüsel yapısı, sahnelerin ve karakterlerin tekrarı, filmin rüya gibi bir mantıkla ilerlemesine yol açar.
Film, Müzeyyen Senar’dan “ Farfara” şarkısıyla başlıyor Türk sanat müziğinin ağır, rüya hissi uyandırıyor ve ara ara çaldıkça filmin atmosferine de uygun bir duyguya bürünüyor.
Sinemamızda yıllardır kullanamadığımız bu zenginlikleri, İstanbul’u bir karaktere dönüştürerek onu en iyi yansıtan filmlerden birine dönüşüyor.

